31 Aralık 2012 Pazartesi

31122012


Haydarpaşa garında
1941 baharında
 saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
         yorgunluk ve telâş
Bir adam
      merdivenlerde duruyor
  bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
        -Galip Usta-
  tuhaf şeyler düşünmekle
    meşhurdur:
"Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü
   5 yaşında.
"Mektebe gitsem" diye düşündü
               10 yaşında.
"Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü
                                                    11 yaşında.
"Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar" diye düşündü
    15 yaşında.
"Babam neden kapattı dükkânını?"
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına"
        diye düşündü
                       16 yaşında.
"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü
      20 yaşında.
"Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?"
  diye düşündü
  21 yaşındayken.
"işsiz kalırsam" diye düşündü
                         22 yaşında.
"işsiz kalırsam" diye düşündü
          23 yaşında.
"işsiz kalırsam" diye düşündü
          24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
"işsiz kalırsam" diye düşündü
          50 yaşına kadar.
51 yaşında "ihtiyarladım" dedi,
                  "babamdan bir yıl fazla yaşadım."
şimdi 52 yaşındadır.
işsizdir.
şimdi merdivenlerde durup
  kaptırmış kafasını
   düşüncelerin en tuhafına:
"Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?"
                                                   diye düşünüyor.
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
          Haydarpaşa garında bahar
Sepetler ve heybeler
 merdivenlerden inip
  merdivenlerden çıkıp
   merdivenlerde duruyorlar.

Memleketimden İnsan Manzaraları , Nazım Hikmet

İyi seneler...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

ağustos iki bin on iki


We draw a magic circle and shut out everything that doesn't agree with our secret games. Each time life breaks the circle, the games turn grey and ridiculous. Then we draw a new circle and build a new defense.
Through a Glass Darkly.

20 Temmuz 2012 Cuma

Kolay

Bana hiçbir şeye karışma dediler
Ben de onları dinledim; hiçbir işlerine karışmadım
Ben onların işlerine karışmadım ama 
Onlar bana karıştılar, 
                         bulaştılar,                       
                               benimle uğraştılar 
Onlar benimle uğraştıkları için,
Ben , kendimle uğraşmayı da kestim

18 Temmuz 2012 Çarşamba

temmuz iki bin on iki

not less because in purple I descended
the western day through what you called
the loneliest air, not less was I myself.


what was the ointment sprinkled on my beard?
what were the hymns that buzzed beside my ears?
what was the sea whose tide swept through me there?


out of my mind the golden ointment rained,
and my ears made the blowing hymns they heard.
I was myself the compass of that sea.


I was the world in which I walked, and what I saw
or heard or felt came not but from myself;
and there I found myself more truly and more strange.


Tea at the palaz of hoon, Harmonium, Wallace Stevens.

18 Haziran 2012 Pazartesi

aylak zamanlar:2007 veya başka bir yer

Bir küçük sokağın başında yapayalnız geçen birinin arkasından onu yıllardır seviyormuş gibi garip bir üzüntü ile uzun uzun baktım.
Semaver: İhtiyar Talebe, Sait Faik Abasıyanık.

18 Mayıs 2012 Cuma

Pazar sabahı için bir prelüd

sandalyede, kupa elimde oturuyorum, tiksinti, 17 liralık mumlar, sığıntılık, ikea saadeti şeyler, mide bulantısı, drama yıldızı pike ve bunun gibi şeyler. duvara bakmak ve konuşmanın zorluğunu, yoruculuğunu düşündüm duvara yapışık sandalyede elimde kupayla otururken. bildiğin, alışkın olduğunu ve seni rahatsız eden birçok insan davranışı vardır dedim, bunları çoğunlukla tolere edebilirsin. ancak bazen öyle karışımlar olur ki, senin bile kaldırman çok zordur. biz her zaman tanıştığımız insanların dostlarımızdan daha iyi olamayacağını umutsuzluğunu taşırız ister istemez. ancak tanıştığımız her yeni iğrenç insanın eskileri aratmasına şaşırmadan duramayız. yine aynı hataya düşer daha iğrenç bir insanla tanışamayız deriz. aslında bunu anımsarken de hataya düşeriz, çünkü yaşadığımız duygu gelgitleri bizim o anki hislerimizi yoğunlaştırmaktadır, insanların iğrençliklerini derecelendirmemizin imkansız ve gereksiz olduğunu düşündüm sandalyede otururken. bir insan tanırız diye düşündüm ve ondan mutlak bir tiksnti duyarız. tiksinti bütün odayı kaplar, başka yöne dönme şansı bırakmaz. biz ucuza ucuz, çiğ olana çiğ demedikçe tiksinti gelir yakamıza yapışır diye düşündüm. bazan yapılması gerekenin sadece çamur çamur demek olduğunu ve bunun ahlaki bir zorunluluk, kaçınılmazlık olduğunu ve herkes için en iyisi olduğunu düşündüm. sonra yine duygulandığımı farkettim, vücudum şefkat pompalamaya devam etti, grotesk, şişirilmiş göğüslerle duyulan gururun hüznünü, 17 liralık mumlara duyulan arzunun burukluğunu, arzu nesnesi patolosininin insanın edimlerinde yarattığı çaresizliği, geçmişi geleceğe taşıyan burjuva önceliklerinin bir pike lekesinden küçük bütçeli büyük dramalar yaratabilme kabiliyeti için utandım. kişi bunların hiç farkında değilklen onun yerine utandım. bütün ucuzlukların, çaresizliklerin, boşluk durumunun bana ne kadar ilgi çekici geldiğini, onlara koşulsuz bir şekilde acımayla karışık bir semapti duyduğumu ve bu sempatinin ara ara bana gözükmesinin ben de vicdan azabı yarattığını düşündüm sandalyenin üstünde otururken. birden vulgar kelimesini hatırladım, bu kelimenin aklımdaki bütün sıfatları karşılamasının yüceliği karşısında mutlu oldum, handiyse büyülendim, neşem yerine geldi sandalyenin üstünde otururken. bir bach prelüdü kafamda döndürüp iyice mutlu olacakken bu kişiye prelüd üzerinden bir şey anlatmaya çalıştığımı hatırlayıp kendime kızdım. aklınıza bir fikir gelir diye düşündüm, sonra bir imaj, devamında bir hareket ve siz heyecanlanırsınız. sonra siz bu heyecanı en olmayacak kişiye, varlığından haberdar bile olmamayı dileyeceğiniz bir kişiye, sizi veya fikirlerinizi düşünmeye hiç niyeti olmayan, sizi umursamayan birine emanet etmenin ihanetini düşündüm ve yine kendi kendime yaptığımı kimsenin bana yapamayacağını, tiksintimi aslında sadece kendime duyduğumu düşündüm sandalyenin üstünde otururken. vulgar kelimesini düşünüp tekrar rahatladım, bana yine inanılmaz geliyordu bu kelime, vulgarlık dedim insanı bir kez içine çekti mi insana her yaşta, farklı yerlerde yeni yeni katmanlar çıkartıp, kendini yenileyebiliyor diye düşündüm. bu yenilemeyi yaparken kişiyi esir altına alıyor ve bu dönüşümlerinin üstüne düşünmesine izin vermiyor diye düşündüm. vulgar kelimesinin heyecanı bir süre sonra tavsadı, bütün yeni heyecanlar gibi ve ben pazartesi sabahı, salı gece yarısı farkettirmeyen, aynı pespayeliği devam ettirmem gerektiğini, 2, 3 saat daha kendimden iğrenerek gülümsemem gerektiğini düşündüm. bernhard güdüme dönüp, sen bakma, tamam mı, beni anladığını biliyorum dostum dedim ve rahatladım. mide bulantımın nedenini fiziksel sıkıntılara bağlamamam gerektiğiyle yüzleştiğimi düşündüm, birkaç saat daha kusmayacaktım, sinmiştim ve gülümseyecektim, son olarak bunları düşündüm duvara yapışık sandalyede elimde kupayla otururken. sonra ayağa kalktım, o an beni görmek istemezdiniz eminim ya da belki sarılmak isterdiniz, kim bilir. genellikle sıkı bir sarılma insana affedildiğini hissettirir, kişi böyle duygusal edimlere ihtiyaç duyuyor ve bu kavuşmalar insan üzerinde kutsayıcı bir etki yaratıyor diye düşünüyorum.

15 Mayıs 2012 Salı

The Future

And I know full well you won't be there.
You won't be in the street, in the hum that buzzes
from the arc lamps at night, nor in the gesture
of selecting from the menu, nor in the smile
that lightens people packed into the subway,
nor in the borrowed books, nor in the see-you-tomorrow.

You won't be in my dreams,
in my words' first destination,
nor will you be in a telephone number,
or in the color of a pair of gloves or a blouse.
I'll get angry love, without it being on account of you,
and I'll buy chocalates but not for you,
I'll stop at the corner you'll never come to,
and I'll say the words that are said
and I'll eat the things that are eaten
and I'll dream the dreams that are dreamed
and I know full well you won't be there,
nor here inside, in the prison where I still hold you,
nor there outside, in this river of streets and bridges.
You won't be there at all, you won't even be a memory,
and when I think of you I'll be thinking a thought
that's obscurely trying to recall you.

Julio Cortazar

22 Nisan 2012 Pazar

hayat, her zaman, belki de..



I am lured by faraway distances, the immense void I project upon the world. A feeling of emptiness grows in me; it infiltrates my body like a light and impalpable fluid. In its progress, like a dilation into infinity, I perceive the mysterious presence of the most contradictory feeling ever to inhabit a human soul. I am simultaneously happy and unhappy, exalted and depressed, overcome by both pleasure and despair in the most contradictory harmonies. I am so cheerful and yet so sad that my tears reflect at once both heaven and earth. If only for the joy of my sadness, I wish there were no death on this earth.
Cioran.

7 Nisan 2012 Cumartesi

nisan iki bin on iki

Bir uzlaşı olarak dil mal dolaşımının aracıdır.
Christian Marazzi.

29 Ocak 2012 Pazar

ocak iki bin on iki


Yağmurun sesindeki müziği duyabilmek için sessiz olmak gerekir.
Beni bağışlayın.
To moteoro vima tou pelargou.