21 Aralık 2010 Salı

iki bin on envanterim


bir el büyüdü ve şimdi üstümüze kapanıyor. Yoğunlaşırken, kalınlaşırken gece, içimde öyle bir aydınlık var ki artık dağılmıyor...
Michaux
çeviren:ömer aygün

aralık iki bin on


winter solitude-
in a world of one color
the sound of wind.
Basho

23 Kasım 2010 Salı

kasım iki bin on

onu görmek seni hüzünlendirebilir
tıpkı onu görememenin de hissettirdiği gibi; ya da o seni görünce hüzünlenir
sana yardım etmek istemesine rağmen yardım edemez, sen de onun yardıma ihtiyacı olduğunu bilmene rağmen yardım edemezsin
bütün bunlar herhangi şeylerdir, kelimelerden ibarettir
geriye dudaklarında yakışıklı bir kayıtsızlık kalır.

19 Ekim 2010 Salı

ekim, sosyalizm, iki bin on



kanunlar adaleti sağlayamıyorsa adalet kanunlardan önce gelir.
Sosyalizm, 2010.

ne mutlu bizlere ki, ustanın hala söyleyebilecek, gösterebilecek "iki üç şeyi" var.

görüşmek üzere.

3 Ekim 2010 Pazar

iksv, kabahat, özür

yıllar geçtikçe çok heyecan veren deneyimlerin eski havasını kaybetmesini yaşıyoruz hepimiz. film ekimi veya film festivallerinin hepsi için benim adıma böyle durum. zamanla ilk gençlik yıllarının heyecanının tavsaması, festivallerde çok hoşuma giden sosyalleşme duygusunun artık tam ters etki yapması, daha teknik sebepler, festivaldeki seyirciden hoşlanmamam, tembelleşmem hepsi festivallere daha soğuk bakmama neden oluyor, filmleri evde izlemeyi tercih ediyorum. saatlerce kuyruklarda beklediğim festivallerden sonra geçen sene film ekiminde izlemek istediğim tek film olan beyaz bant için on beş yirmi dakika beklemeye üşendim-gerçi filmi hala izlemedim ya-. bu seneyse durum biraz farklıydı, godard var, kiorastami var, o yüzden son bir kez daha ilk gün kuyruğuna girdim. yedi saatlik rekor beklemenin sonunda istediğim dört filme de bilet buldum ama atlas da aldığım biletlerin localardan olması çok büyük hayal kırıklığına neden oldu, iyi yerlerden bilet bulmak amacıyla ilk gün kuyruğuna girmişken gün sonunda godard ın pazartesi sabahı onbirdeki seansına locadan bilet bulduğum için şükredeceğim hiç aklıma gelmezdi. birçok filmin haftasonu ve akşam saatleri seansları sabah erken saatlerde tükendi, iksv nin sabah saatlerinde açıkladığı ek gösterimler vs yle birlikte iyice karışan gösterimler kuyruğun bir türlü ilerlelememesine neden oldu, birkaç saatten sonra o film bitti, şu bitti söylentileriyle birlikte kuyruğu bırakanlar olmaya başladı, en sonunda saat dört buçuk gibi biletleri alıp çıktığımda kuyruk hala dışardaydı, bu iksv için tüm zamanların rekorudur dersek yanlış olmaz.

iksv biletlerin tükenmesiyle birlikte hemen ek gösterimler koyarak önlem almaya çalıştı, ek gösterimlerin artacağını düşünüyorum, if benzeri bir sonraki haftaya gösterimler de konabilir, bilet alamayanlar takip etsinler derim. burada rahatsız edici durum biletlerin hiç benzeri olmayan bir şekilde erkenden tükenmeleri ve ilk gün bilet alanların bile abudik gubidik yerlerden film izleyecek olması-yıllardır festivallere katılırım, ilk defa atlas ın locasına çıkmak zorunda kalacağım-. bunun iki nedeni var, emek in yerine atlas veya beyoğluna geçilmek durumunda kalınması-emek, emeksiz film ekimi, ayrı bir yazıyı hak ediyor kuşkusuz- ve abartılmış film sayısı.
iksv ciler herhalde atlas ve beyoğlu nun toplam koltuk sayısının emek kadar etmeyeceğini biliyorlardı, bu durumda izleyici mağdur etmemek için ya film sayısını gereksiz filmleri ekleyerek otuza çıkartmayıp gösterim sayılarını artıracaklardı, ya da bilet fiyatlarında yapılacak bir artışla beraber festivali fitaş a çekeceklerdi, şu an festivalin potansiyelini karşılayabilecek tek salon fitaş da var, bu yapılmalıydı, iksv bile bile lades dedi.

şimdi iksv ciler muhtemelen konulan ek gösterimlerle beraber iyice şişinip şöyle rekor kırdık, ilk defa cart curt diye kendilerini pohpohlayacaklar ama asıl yapılması gereken seyirciden özür dilemek, ancak bu şartlarda iksv seyircide yaşanan güven kaybını bir şekilde telafi edebilir.

28 Eylül 2010 Salı

filmekimi iki bin on

kadro:Fatih Akın, Yvan Attal, Randy Balsmeyer, Allen Hughes, Shunji Iwai, Shekhar Kapur, Joshua Marston, Mira Nair, Natalie Portman, Brett Ratner, Jiang Wen

tanım:Paris, Seni Seviyorum'la aynı fikirden yola çıkan bu filmin inanılmaz bir yönetmen ve oyuncu kadrosu var. Günümüzün en yaratıcı on bir sinemacısının kamerasından hiçbir zaman uyumayan, New York kentinde apansız, şaşırtıcı, heyecan verici, seksi, eğlenceli, akıldan çıkmayan, insanları birbirine bağlayan tutkular ve aşk öykülerini izlemeye doyamayacaksınız. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Uğur Yücel, Robin Wright Penn, Irfan Khan ve Christina Ricci de var

sonuç:tamam iksv bu filmlerin ilgi görmesi için bu bültenleri hazırlıyor, filmleri goygoylayacak da, hani şu yukarda altını çizdiğim durumla alakalı türkçe de birçok atasözü, deyim, argo tabir vs var.

her neyse film seçimleri vs hakkında yorum yapmama kararı aldım, o yüzden susuyorum, sadece kendi tercihlerimi belirteceğim.

filmekimi kare as:
turne
ağaç
sosyalizm
aslı gibidir

filmekimi plase:
başka bir yerde
tehlikeli yol
amcam önceki hayatlarını hatırlıyor
insanlar ve tanrılar
benim güzel oğlum ne yaptın sen?

filmekimi sürpriz:
gümmm
carlos-şimdi bu filmin durumu biraz karışık, televizyon için yapılmış bir yapım, imdb de 330 dakika gözüküyor, bu gösterim ise 165 dakikalık. hem sürenin uzunluğu, hem de nete düşmüş olması sebebiyle bu filmi evde izleyin derim jeremy.
devrim
sihirbaz
mezara kadar
güzel bir hayat düşlerken


6 Eylül 2010 Pazartesi

What am i to do ? I don't know what to do

"Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım bir çok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu,tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni , doktorumun hastası ve birçok başka yerde birçok başka şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden , benliğimin karışmaması için sürekli denetlemek durumunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana , kendimi , her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım bir çok farklı rolün toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki ama bunları bağlayan bir şey var mıdır ? Sonuçta ben - gerçek, hakiki ben - kimim ?"

Zygmunt Baumann , Sosyolojik Düşünmek

16 Ağustos 2010 Pazartesi

kadınlar

Hani bazen durur gibi olur ya dünya
Çiçekler kurutmuşuzdur bir gün birlikte
Bir defterde:
Öyle bir şeydir işte kadınlar
Kim bilir ne zaman, nerde, birden
Yaşamışızdır bir sesi,
yanımıza bıraktıkları.

İlhan Berk

11 Ağustos 2010 Çarşamba

kanaatlerden imajlara

zamansız ölümüyle deleuze ve guattari nin anti oedipus unun çevirisini tamamlayamayan ulus baker in incelemelerinin birikim yayınlarından yayınlanmasına devam ediliyor. geçtiğimiz yıl yüzeybilim fragmanları ismiyle bir derleme basıldı, bu sene de hayattayken yayınlanan aşındırma denemelerinin yeni baskısı ve kanaatlerden imajlara isimli kitaplarını yayınlayarak birikim yayınları güzel işler yapıyor.
kitabın tanıtım yazısı:

Bu inceleme toplumsal bilimlerle belgesel filmcilik arasında mümkün bir birleşmenin boyutlarını tartışıyor. Bunun ön şartlarından birinin hâlihazırdaki “kanaatler sosyolojisinin” bir eleştirisi olması gerektiğine inanıyoruz. Bu yalnızca sıradan toplumsal araştırma pratiğine yönelik bir eleştiri değil, yorumcu-epistemolojik tarza ve toplumbilimsel yaklaşımların “metin” ve “kanaat” etrafındaki epistemolojik düğümlenişine yönelik bir eleştiridir. Spinoza’nın “duygular öğretisi” bu noktada bizim için merkezi bir öneme sahip: duygular sosyolojisi kendi başına bir epistemik alan olmaktan çok, adanmış olduğu alanda bir praksis oluşturmaya çabalamalı. Bu praksisi nihai olarak Dziga Vertov’un sine-göz ve sine-hakikat yaklaşımında,çağdaş video alanında ise Jean-Luc Godard’ın videoyu bir “düşünme cihazına”dönüştürmeyi amaçlayan yaklaşımlarında görüyoruz.

ulus baker 47 yaşında öldü, geride kitap haline getirilmemiş birçok inceleme bıraktı, bu çalışmaların toplanması çok güzel. yaz aylarının gevşekliğiyle bu kitap dikkatinizden kaçabilir, bu yüzden yazmak istedim. kitap tanıtımları yapmıyoruz, zaten kitabı okumadığım için bir şey de yazmadım ama gözden kaçma ihtimali yüksek olduğu için bu kitabı kenara not etmek istedim.

iyi akşamlar.


5 Temmuz 2010 Pazartesi

temmuz iki bin on



İvedi bir dünya bu. Her şey erken
ve her şey geç. Gün tutulacak biz uyurken.
Melih Cevdet Anday

bu sabah aklıma gelenler..

22 Haziran 2010 Salı

bir artı bir


bunu sizinle paylaşmam gerektiğini düşünüyorum.
09 ilkbaharından beri tek başıma yazmayı düşündüğüm bir blog düşüncem var. bugüne kadarki denemelerin aksine üzerinde çalışılmış yazıların bulunduğu bir blog düşüncesi. geçtiğimiz sene çeşitli sebeplerle bu iş yattı, ama blogun ismini bile belirlemiştim.
geri geldikten sonra bir iki haftadır bu blogu artık açayım diye düşünüyorum. benim adıma pek haz etmediğim bir durum oluştu, aktarayım. bloga koymayı düşündüğüm "bir artı bir" ismi roll kapatıldıktan sonra kurulan yeni derginin de ismi olmuş bu sene başında. muhtemelen aynı yere gönderme yapılarak konulan bir isim bu, keyfim kaçtı bundan ötürü. yine de tefaruatlar üzerinde takılmayıp yazmaya başlamak gerek, isminden çıkartabileceğiniz üzere sinema üzerine bir şeyler olacak, her an başlayabilirim haberiniz olsun.
bu arada bu yazıyı kimler okuyor onu da merak ediyorum doğrusu. reader de sayfanın 23 okuyucusu olduğunu gördüm ve çok şaşırdım, reader kullanan hiçbir tanıdığım yok, yani bu 23 kişi benim için muallak, şimdi ortaya çıkın falan demiyorum kimseye-isteyen herkesle yollarımız kesişiyor bir şekilde zaten- ama bu da garip geldi paylaşayım dedim. yani şöyle bir durum var, bir yeri okuyorsam arada bir merhaba da diyebilirim, çok zor olmasa gerek.
iyi geceler.

19 Haziran 2010 Cumartesi

selim


evet, dün gece selim beni aradı-ki aylar geçmişti aradan- dolandırmadan sordu:
jeremy 18, 19 yaşındaki bir kızla sırf en sevdiği film a bout de souffle diye çıkar mısın?
ki evet dedim.
ben de öyle düşünmüştüm dedi ve kapadı.
sonra biraz düşündüm.
kısacık kesmişti saçlarını ve içti ilk sigarayı.
iyi geceler.

16 Haziran 2010 Çarşamba

haziran iki bin on


sanat burjuva toplumunun maddi hayat sürecinde illegal hale gelen ihtiyaçların sanal olarak da karşılanması için bir sığınak haline gelir.
habermas

tsai ming liang in visage ı sonrası aklıma gelen.

çünkü

yalnızca zevk aldıkları için zevk alanlardan nefret etmeyi, neşelerini paylaşmayı beceremediğimiz için neşeli insanları hor görmeyi ihmal etmeyelim sakın. bu sahte küçümseme, bu bayağı kin altındaki toprakla kirlenmiş kaba saba kaideden başka bir şey değildir; üzerinde sıkıntımızın benzersiz, kibirli heykeli yükselir, yüzü sırrına erilmez bir gülümsemeyle kuşatılmış, karanlık bir figürdür o.

pessoa

14 Haziran 2010 Pazartesi

şeyler

unutma, çok yaratıcı ve içerik açısından son derece zengin bir eylemdir. bu eylem sayesindedir ki bizler, sürekli olarak ve hep yeniden o önyargısız ve tutarlı kişiliğimizi, dünyada her şeyin gerekçesi saydığımız kişiliğimizi yaratırız.

Ernst Bloch, İzler.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

kbırs bir mayıs iki bin on

standart bir mayıslarımız televizyonda coplanan gençleri izleyerek güçsüz bir hayıflanma ve sapkın bir eğlenmeyle geçerdi.
iki bin on mayıs ında kıbrıs tayım. inan bu sabah tek düşündüğüm sabah güzel bir menemen yemekti.
ki yedim de.
tek suç bende değil, bu sehir daha doğrusu ülkemsi yer ben de daha önce hiç hissetmediğim bir boşluk duygusu yaratıyor.
hakkını da yemek istemiyorum.
bir de girne var, uzağında kaldığım.

her neyse bugün itibariyle son yirmi iki güne girmis bulunmaktayım, 23 mayıs ta dönüyorum inşallah. mart ayında on iki günlüğüne sehre gelmiş olsam da buraya yazmadım, söylenecek birçok şey var ama dışardan bakmak istiyorum, kızgınlığımın geçmesini istiyorum ve bulunduğum kırk kişilik batarya ya bakarak büyük cümleler kurmak istemiyorum.

menemen güzeldi.
inan bana lefkose cok sıkıcı. tek gördüğüm tek tip saç kesimli mehmetcikler, bu sehirde insan neler düşünebilir ki?

evet bu sehirde de kadınlar var, türkçe,rumca, ingilizce aksanını karıstırıp konusan garip bir dil, ellerini çok seven mehmetçiklere bir çorap daha satmaya çalışıyorlar. fazlasıyla şiirsel, dayanamıyorum.

askerde ne okunur sorusunun cevabını arıyorum. faulkner, nabokov, hesse, musil, bloch denediklerim. tomris uyar okusam mutlu olurdum diye düşünüyorum. her mevsim her yerde okunabilir bir isim tomris uyar.
galiba bu da çok iyi bir şey olmasa gerek. yine de tomris uyar ın cep kitapçıkları yok, onu karalamayacağım, oysa ne güzel cebimize sığıyor bayıldığımız ayşe kulincikler.

godard abşolom abşolom u hiç okuyamamış, ben askerde okuyorum jeremy, inan kişisel gelişimim adına güzel bir durak.

mayıs ta yazacağım demistim, yazdım. dönünce yazmam kolayına gibime geliyor.
kendinize iyi bak, öpüldünüz. tertibim 331 kd godsyndrome u da ayrıca selamlıyorum, hayırlı tezkereler diliyorum.
fonda:lcd soundsystem-daft punk is playing at my house

13 Şubat 2010 Cumartesi

ic deneyim

üstat hepimiz çamur içindeyiz ama bazılarımız yıldızları ararız demişti ya, işte o çamurun dibine çöktüğümde o yıldızları hatırladım, hem fizikseldiler, hem de benimleydiler, yön bulmam için bana kutup yıldızını öğretmişlerdi, işte o da oradaydı, bana sırıtıyordu, aklımda chopin vardı, smiths vardı, atay vardı, tarkovsky vardı, o çitin arkasındaki zifiri karanlıktan göremediğim arazi bir tarkovski planıydı, bende güzel olan ne varsa hepsi benimleydi, iç deneyim devam ediyordu, ne kadar ezseler de, unutturmak isteseler benimleydi, işte buradayım, benden çalabileceğiniz en fazla beş ay, gerisi benim, ben de bir şeyler öğrendim buralarda, artık kaybedecek zamanım yok, yeni bir şeyler olmalı, nerden başlarsam başlayım yeni bir şeyler.
mayıs da görüşmek üzere.

2 Şubat 2010 Salı

Elde kalan

Bazen sadece susmak yeter , ve o an bizim yerimize bizi konuşan bir dostun sözcüklerini duymak anlatmış olmaktan çok daha fazlasıdır.


"Daha önce en çok meraklısı olduğumuz şeylerden , günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde de zorlanırız. Hep kendi sesimizi duymaktan gına gelmiştir. Kısa keseriz... Vazgeçeriz... Otuz yıldır konuşup duruyoruzdur zaten. Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Zevkler arasında kendimize ayırdığımız o küçük yeri bile koruma arzusunu yitiririz. Kendimiz den iğreniriz. Azıcık karnını doyurmak, birazcık ısınmak ve hiçbir yere varmayan yolda giderken mümkün olduğu kadar çok uyuyabilmek artık yetiyor da artıyordur bile. Yeniden bir şeylere ilgi duymak için başkalarının önünde takınacak yeni surat ifadeleri bulmak gerek... Ancak repertuarımızı değiştirecek gücümüz kalmamıştır. Eveleyip geveleriz. Onların, yani dostların arasında kalabilmek için bin türlü numara ve bahane ararız , ancak ölümde artık buradadır, leş kokulu , yanı başımızda , artık daima orada kalacaktır, bir el pişpirik kadar bile gizemi kalmamış olacaktır. Gözümüzde bir anlam ifade etmeye devam eden tek şey olarak ufak tefek üzüntülerimiz kalmıştır. Söz gelimi o küçük şarkısı bir Şubat akşamı ebediyen susan Bas - Colombes daki ihtiyar amcamızı henüz sağken ziyaret etmeye bir türlü zaman ayıramamış olmanın üzüntüsü. Yaşamdan geriye sakladığımız bir bu kalmıştır. Yani bu ufacık korkunç pişmanlık, gerisini ise , az çok yolda kusmuşuzdur, epey çabalayarak ve zorlanarak da olsa. Artık kimsenin geçmediği bir sokağın köşesindeki bir anı fenerine dönüşmüşüzdür.",
Gecenin Sonuna Yolculuk