21 Mayıs 2009 Perşembe

reklam çağı

devrim çağı bir eylem çağıdır; bizimkisi reklam ve tanıtım çağı. hiçbir şeyin olduğu yok, fakat her yerde anında reklam var.
Kierkegaard, 1846
Alıntı:Kahkaha Benden Yana, Ayrıntı Yayınları, Çev:Nedim Çatlı.

17 Mayıs 2009 Pazar

selim

gözlerimi kapamıştım ama uyuduğum söylenemezdi, hiçbir şey düşünmezsem uyuyacağım gibi salak bir düşünceyle hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordum ve aslında gerçekten hiçbir şey düşünmüyordum ama yine de uyuyamıyordum.
derken-ki her zaman bir derken olur bu tarz anlatı bozmalarında- telefonum titremeye başladı, sırtüstü uzanmıştım, hiç doğrulacak halim yoktu, hem saat kaç olmuştu ki artık, ve işte hiç durmayacak gibi titriyordu, o titredikçe içim sıkılıyordu, telefonun çalması aklıma binlerce imge getirecekti ve ben hiç uyuyamayacaktım ki ve o sustu. ben tam bir nefes alacakken o depremlerdeki aralardan birini vermişti anlaşılan ve belki bana böyle geliyordu ama bu sefer o daha hızlı titriyordu sanki ve onu açmazsam sonsuza kadar çalacağını ve sonsuza kadar böyle duracağımı bir an belli belirsiz hissettim, aslında bütün bunların hepsi palavraydı sadece kıçımı çevirmeye üşeniyordum ama son bir gayretle telefona elim ulaştı.
saat beşti, arayan numarayı bilmiyordum.
bir an numarayı bilmediğim için rahatladım, çünkü sabahın beşinde tanıdığım hiç kimseye hiçbir söyleyeceğim lafım olamazdı, ama bir yabancıya her zaman söyleyeceğiniz anlamlı bir şeyler bulunurdu.
efendim.
macit abi ben geldim.
bu noktada ne söylememi bekliyorsanız ben de aynısını söyledim, ya da gayri ihtiyarı ne söylememizi beklerseniz onu söyledim.
yanlış numara
ha öyle mi? kusura bakmayın-bu hep fade out tadında söylenir ve son kelime belki de ağızdan hiç çıkmaz.
telefon kapanmıştı ve benim uykum büsbütün kaçmıştı, yataktan kalkıp işemenin uyumama faydası olup olmayacağını düşünüyordum, kalkmak yararlı olabilirdi, en azından maddesel bir tatmin yaşayabilirdim birkaç saniyeliğine de olsa ama
derken
telefon tekrar çaldı.
arayanın merve olabileceğini düşündüm, bu inanılmaz heyecanlandırdı beni.
yine bilmediğim bir numaraydı.
efendim
pardon bana bu numarayı vermişti şemsettin abi nuri abi yi aramam için- ee siz kimsiniz acaba?
işte sabah saat beşte bu soru kafkaesk bir diyalog yaratabilirdi veya normal bir insan olmayı tercih edip sabahın beşinde taciz eden adama saldırgan stil "asıl ben kiminle görüşüyorum"u yapıştırabilirdim, ama demedim, sesi fazlasıyla munis geliyordu bu cevap için. onu kırmamam gerekiyordu, başka bir cevap vermeliydim, ve
abi bu telefon benim değil, merve nin kız arkadaşımın, nuri yi bilmiyorum, -hem benim midem bulanıyor
bir sessizlik oldu
ve sonra yüzüme kapattı.
bunu hak etmemiştim, olabildiğince nazik olmaya çalışıyordum ama bir geçmiş olsun bile alamamıştım.
kafamı kaldırıp gözlerimi tuvalet kapısına diktim.

the mother and the whore


yıllardır adını duyduğum ama izleyemediğim bir filmdi the mother and the whore.
en sonunda izleyebildim ve birkaç cümle söyleyebilirim filmle ilgili.
filmin başrolünde jean pierre leaud var. jean pierre truffaut filmleriyle godard, bertolucci vs nin filmlerinde oluşturduğu persona yı bu filmde devam ettiriyor. jean pierre yine kafası karışık, çok konuşan, sempatik, kadınları etkilemekte sıkıntı yaşamayan, kendisinden başka kimseyi düşünmeyi başaramayan modern entelektüel rolünde. film boyunca hayatındaki üç kadını görüyoruz, kadınlarla olan ilişkisi farklı yönlere doğru ilerlese de jean pierre her durumda sadece onları kaybetmemek için durumu idare etmeye, yalnız kalmamaya çabalıyor. jean pierre birine yaklaştıkça diğerinden uzaklaştığı için dengeyi kurmakta zorlanıyor, dengeyi kurmayı çabaladıkça kadınları ondan iğreniyor. filmin sonunda veronika nın hamile olduğunu öğrendiğinde onu kaybetmemek için evlenme teklif ediyor yine durumu kurtarmak adına, ama yapabildiği sadece veronika kusarken uzaktan ona bakabilmek oluyor.
alexandre karakteri-jean pierre leuad- son dönem türk filmlerinde görmeye alıştığımız entelektüel-hırt erkeklerin fransız sinemasında en güzel örneklerinden-tabii ki onlar gibi susup denizi izlemiyor, konuşuyor, konuşuyor, üç buçuk saatlik filmin ilk üç saati boyunca durmadan konuşuyor, ta ki filmin sonunda kadınları onu susturana kadar. bu filmde godard var, truffaut var, yeni dalga var, her ne kadar yönetmen estauche yeni dalganın dışında da kalsa yeni dalga artık etkisini kaybettiği sırada son bir dalgayla karaya vuran en güzel örneklerden biri oluyor the mother and the whore.
filmi bir kez daha izleyip üzerine uzun bir şey yazmayı düşünüyorum. bu yazıyı ilginç bir notla bitirelim, film 1973 yılında cannes da yarışıyor, ama en iyi film ödülüne ulaşamıyor. en iyi film ödülünü başka bir klasik scarecrow filmine kaptırıyor, fibresci ödülüne ise ferreri nin unutulmaz filmi la grande bouffe yle paylaşıyor, yani şimdi cannes da bir tane klasik bulamıyoruz bazı seneler, o sene üç klasik birden çıkmış, üçünü de izlemenizi öneririm.

itiraflar


i'm a on a plain, i cant complain diye bir nakaratı vardır şarkının hatırlarsın jeremy.
işte o şarkıyı ortaokul, lise ve hatta üniversite yıllarının başına kadar i'm a on a plane, i cant complain diye anlar, uçak ne alaka lan derdim.
her neyse artık doğrusunu biliyorum, şikayet etmiyorum.

taş bina ve diğerleri


aslı erdoğan ın yeni kitabı taş bina ve diğerleri anladığım kadarıyla haftaya piyasaya çıkıyor. idefix de 50 tane imzalı kitabı satacaklarını okurlara müjdeliyor ve ön sipariş alıyor. bu konuda birkaç söyleyeceğim var:


1. Günümüzde ünlü isimlerin kitap, cd vslerinin imzalı kopyalarının internette satılması yeni bir durum değil. peki Aslı Erdoğan bu durumu niye onay veriyor, benim bildiğim kadarıyla Aslı Erdoğan kitapçılarda kitapları üst üste yığılmış onların tüketilmesini bekleyen isimlerden biri değil, yani ortalamanın çok üstünde satış rakamları da yakalasa onu birkaç trendy yazar listemize sokamayız. kısaca bana çok samimiyetsiz gelen bu imzalı kitap olayına niye dalıyor.

2. ben okur olsam ve aslı erdoğan ın kitabını imzalı olması benim adıma önemli bir durum olsa bunun için imza gününü tercih ederdim doğrusu. evet ikisinin de elinde bir imza olacak sonuçta ama birkaç kelime de olsa imzası istenilen yazarla konuşmanın yarattığı duyguyla evinize kargoyla gelen imzanın değeri aynı olamaz heralde, yazar adına oluşan samimiyetsizliğin yanı sıra okur adına da bir boşluk duygusu yaratıyor sanırım ve bir şey daha, okurla yazarın arasında oluşan tek köprü olan imza günlerinin önüne de yeni nesil icatlar bir ket vuruyor, hepimiz evimize gelen imzalarla yetinmeliyiz, aslı erdoğan a tapsak da şimdi bu soğukta beylikdüzüne kim gidecek, işte idefix helal olsun herifçioğullarına.

3. aslı erdoğan ın imzalı kitabına fazladan para bayılarak almak isteyen 50 tane okuru olması da beni şaşırttı-sanırım ön sipariş aldıklarına göre sayı elliden fazla oluyor, bu konuda bir şey demiyorum.

4. aslı erdoğan ın hiçbir kitabını ömrüm boyunca para vererek okuyacağımı zannetmiyorum.

5. konudan bağımsız ama aklıma gelmişken söyleyeyim nasıl olsa burada kendi başımıza takılıyoruz bunun verdiği rahatlıkla söyleyebilirim ki benim için türk edebiyatındaki en önemli kadın isim sevim burak tır alttan biri gelmedikçe böyle de kalacaktır. bir de tezer ablamız var, onun yeri de ayrı.

14 Mayıs 2009 Perşembe

kötü haberlerin dayanılmaz mutluluğu

depeche mode konseri iptal edilmiş, he he, gece gece hiç güleceğim yoktu.
sizin o konsere verdiğiniz parayla ben burada kütüphane kuruyorum lan, ayıptır, oturun evinizde.

8 Mayıs 2009 Cuma

son beş yılın


"tüm zamanların " bölümümüzün belini biraz sıkarak diyorum ki vera drake son beş yılın en sıkıcı filmi, hala izlemediysen kesinlikle izleme, bu kıyağımı da unutma.

itiraf


il divo filminden hiçbir şey anlamadım, bir yerden sonra televizyon izler gibi yandan filmi takip edip gar sakiniyle muhabet ettim.

7 Mayıs 2009 Perşembe

pazar sabahı


geçtiğimiz günlerde bir pazar sabahı kahvaltsını anlatan bir hikaye yazdım, hikaye sadece kahvaltı masasında geçiyor, ilk defa bir yazıda aile hayatına girdim, öykü hoşuma gitti, velvets ın ilk albümünün açılış parçası sunday morning den feyz alarak çıktı bu öykü, aslına bakarsak bana her sabah "sunday morning" ve zaten her sabah ve bazen akşamları ve bazen geceleri bu şarkıyı dinliyorum. her şeyi kenara bırakmış bir huzur veriyor bana bu şarkı, bana kalırsa lou reed in en iyi işlerinden, sadece birkaç satır yazılmış sözler ve ilk saniyesinden içinizde yansıyan bir huzur tayfı.

bu pazar sabahı işini genişletmeyi düşünebilirim, daha uzun bir şeyler yazmak, sadece pazar sabahı üzerinden, şimdilik bir şey yok ama bu konu heyecanlandırdı beni, ayrıca sırf pazar sabahını anlatan bir film olmalı, bir şekilde çakışmalar olabilir, pazar sabahları şehir hayatı yaşayan insanlar için üstüne çok şeyler söylenecek bir konu.
her neyse siz en iyis velvet underground un sunday morning ini dinleyin, en sevdiğim albüm açılış parçalarındandır, öyledir.

selim

kadın senin de diğerleri gibi onu sadece yatağa atmak istediğin paranoyasına kapılmıştır, bunu hiç sevmezsin, bununla ne yapacağını da hiçbir zaman bilememişsindir, ama sen ikna edici hiçbir şey diyememiş olsan da baştan çıkarma kanunları işler ve ikiniz birlikte uzanmışsınızdır, işte bu noktada senin artık seni seviyorum benzeri bir şeyler demen gerekmektedir ama senin aklına sadece karnının acıkması gelmektedir, sessizlik büyüdükçe pişmanlık artar, ne işim vardı burada dersin, bütün her şeyin yatağa atmaktan ibaret olduğunu kendine itiraf edersin, ki bu noktada onun beklediği ve senin söylemediklerin aleyhine ilerde delil olarak kullanılacaktır, o seninle yattığına pişman olur, sen onun pişman olması yüzünden pişman olursun, bütünüyle tatsız bir süreçtir, toplu pişmanlık dalgası içeriyi nefes alınamaz hale getirir, dışarı çıkarsınız, sen bütün müşfikliğinle gülümsemeye çalışırsın ama karşı taraf bunu sadece pişkinlik olarak algılar çünkü artık sen hepsi aynı infazının son kurbanısındır ve işte eve dönmüşsündür, annene ne yemek yaptığını sorarsın, hızla elini yıkamaya banyoya gidersin.