30 Nisan 2009 Perşembe

1 mayıs ve birkaç şey daha

1 Mayıs İşçi Bayramının resmi tatil olmasının üst-orta sınıf burjuva kesimine üç günlük tatil imkanıyla bir yerlere akmalarını sağlaması da 1 Mayıs ın resmi tatil olmasının ironisi olsa gerek.
Evet, o günler geride kaldı, artık 1 Mayıs tatil ama tek anlamı fazladan bir gün daha.
yine de bir şeyin altını çizmekte fayda var jeremy. birçok kere türkiye'de tek parti hükümetlerinin işlemediğini söyledim, söyledik ama ülkemizde yasakları kaldırma adına yapılan üç beş adımın da öyle veya böyle akp veya özal döneminde yapıldığını söylemek zorundayız. ilerleyen yıllarda taksim konusunda da bir atılım bekliyorum, her şeyin bir anda olmasını beklememeliyiz.

yazmaya başladık, en iyisi bir şeyler anlatayım, bugün aklıma geldi, otobüste tek başıma gülmeye başladım. sene iki bin iki falan sevgili batuğ henüz lise öğrencisi, beat yazarlarına hasta bu dönemde. bir gün babası masasının üstünde burroughs un top -oricinıl taytıl queer- kitabını bulur ve biraz karıştırır. akabinde batuğ yu karşısına alır, bu yanlıştan dönmesi için elinden gelen ne varsa yapacağını söyler, psikolog ayarlar vs. batuğ straight olduğuna bir türlü inandıramaz onu, lafla bu işlerin yürümeyeceğini anlar, babasının içini rahatlana kadar, kereta heheh aynı benim gençliğim dedirtene kadar eve birçok kızla gelir, en sonunda mutlu son olur, oğlumuzun ibne olmadığı anlaşılır, ne yazık ki babasının kitapta algıda seçicilik nedeniyle unuttuğu diğer nokta canki olma mevzusu ilerleyen dönemde karşılarına gelecektir.
bunu dinlerken çok eğlenmiştim, zaten burada en iyi yaptığım şey anıları anlatmak, yazalım dedim. ara sıra ben de peder benim kitapları okusa ne der diye düşünüyorum, ama bugüne kadar sadee zamanında elimde maldorar ın şarkılarını görüp he he şarkı mı okuyorsun, ne adamsın yav dedi bana.
burroughs demişken bir şey daha. geçtiğimiz günlerde arabölge kitabını ayrıntı çevirisinden okuyordum. kitabın arka sayfasında burroughs u anlatırken calvino, artaud, sade, joyce vsyle analoji kuruluyor. açıkçası bu kitap arkası olayına çok kılım, kitapları bunları okuyup alan insanlara da çok kılım. bilmiyorum ben burroughs un joyce la hiçbir düzlemde karşılaştırılmak isteyeceğini sanmıyorum. ortada bir kitap var ve onu sattırmalıyız, o zaman ünlü isimleri dayayalım olsun bitsin. bir kitabı arkada yazılmış birkaç satırla tanıtma çabası yeterince yücegönüllü, bir de üstüne hiçbir temellendirmeye dayanmayan bu isimler. hele bu kitap arkalarının basmakalıp cümleleri. aynı adamın birkaç kitap arkası yazısını okumak eğlenmek için yeterli saiki veriyor insana, bu kitap arkası yazarlarının kitabı yapılmalı, oğuz atay önsözlere değinirken bu konuyu es geçmiş.
son olarak bir daha burroughs ve ara bölge. ara bölge kitabının son bölümü "kelimeler"i yazarken nasıl bir ruh halindeydi, ne almıştı, bu ne kadar marazi bir metindir çözemedim, çözemiyorum.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Dağınık

Bir şeyler yazmayı denedim , sonra yazdıklarımı toparlayamayıp hepsini sildim. Lüzumsuz'un isteğini yerine getirmek için geçen gece yazdığım şeyi koyup bırakıyorum. 


Gördüğüm sadece sallanan ağaçlar
Duyduğum sadece rüzgarın sesi
Bir kedinin miyavlaması kendime getiriyor beni
Yüzüme çarpan soğuk kaybolan sarhoşluğumu hatırlatıyor

Attığımda kendimi yatağa
Dönüyorum durmadan
Bir sağa,bir sola
Her sabah kurduğum düzeni
Her gece yeniden bozuyorum

24 Nisan 2009 Cuma

anna karina ve made in usa


az kişiyle konuşabilsek de ağzımızdan düşmeyen konulardan biri karina nın hangi godard filminde en güzel olduğudur.
genellikle vivre sa vie ve bande a parte izlenmiştir belki pierrot le fou ve bu yüzden hep karina nın siyah beyaz filmlerde daha güzel olduğu söylenir. ama bir de gözden kaçırılan made in usa filmi vardır, godard az bilenen filmlerinden biridir made in usa, belki o zaman planlanan bir şey yoktu ama godard hayranlarına son bir kıyak çekmek istemişti bu filmde.
filmi geçenlerde tekrar izledim ve yine hiçbir şey anlamadım, üzerine bir çok şey okuduğum için duruma hakimim ama zaten godard bu filmde bir şey anlatmak istememiş sadece göstermek istemiştir. godard onun hakkında bildiğim iki üç şeyle aynı dönemde bu filmi çekti, hatta aynı anda ve filme başlarken aklında hiçbir şey yoktu ve karina dan ayrılmak üzereydi. işte bu noktada godard ortak aşkımız karina dan başka hiçbir şey ifade etmeyen bir film çekmek istedi, diğer filmlerinin aksine erkeklerin bütünüyle silik kaldığı made in usa bir bakıma şu ışkta karina yüz planı, bir de şu planda şu giysiyle alalalımın olduğu bir filmdir. karina ya hepimizin ortak vedasıdır ve godard bunun mükemmel olması için her şey yapmış, anna karina imgesini mitleştirmiştir. belki diğer filmleri için de benzer cümleler kurabiliriz ama bu filmde karina için ağzımızdan sadece güzel kelimesi çıkar, karina bir kadından ziyade görselliğinin gücüyle bizleri büyüleyen bir deniz manzarasından farkı kalmaz, ne yaptığından emin olmayan o koca gözlerin film boyunca eksik olmayan gülümsemesi vedayı kusursuz yapar ve godard filmografisindeki yerini alır. o yüzden diyorum ki-yukardaki resim le petit soldat tan alınmıştır godard ın onu kullandığı ilk filmdir, diğer filmlerin hepsinde okuduğumuz karina personası bu filmde mitleşir, kesinlikle izlenmesi gereken bir film.
bir arada antonioni filmlerinin hangisindeki monica vitti yı seçtiğimizi konuşalım.

radyo eksen


dün burak la yaptığım iki saatlik telefon konuşmasının sonunda arada bloga yaz da yaşadığını anlayayım demiştim, o zaman bizi okuyanlar varsa onlara yaşadığımı hatırlatmam gerek.
oysa ekim ayında ne güzel yazıyordum jeremy.

bugün eksen dinledim biraz, uzun bir süre sonra.

bir parça çaldı, is it love or is it just paris diye bir nakaratı var. bir süre düşündüm, bunu istanbul a nasıl uyarlayabiliriz diye bir şey bulamadım, bu arada paris te aşk didaktizminden nefret ediyorum. tsai ming liang nın what time is it there filmi hepinize kapak olsun. şarkı da tam yaz parçası tutar yani my heart is burning, paris is burning gidiyor böyle, kaldı bile aklımda.

sonra placebo english summer rain çaldı, placebo yeni albüm yapmış ama dinlemek için en ufak bir isteğim yok, bu english summer rain i liseye giderken en azından yirmi kere çalmışımdır müzik çalarda; ki albümün en az dinlediğim parçalarındandı, yani işte böyle oluyor bir yaştan sonra.

ama bir de guns roses çaldı, allahım axl rose, bu adamı artık dinleyen hiç kimse olmasın, dinleyenler de bu çağrıma uysunlar lütfen. ne kadar demode bir müziktir bu ya, üç dakika dayanamadım çin demokrasine, slashinide al da git buralardan! ve bono, yeter be abi, içimi sıkıyorsunuz.

ne çaldı, oasis, blur, smashing pumpkins-1979- joy division falan. yani sevdiğimiz grupların sevdiğimiz parçaları, shes lost control, boys girls gibi. dinlemesem de radyo eksenin hala devam ettiğini bilmek güzel bir şey, biz bu şarkıları dinliyorduk bu radyoda hatta bir kısmını buradan öğrendik ve hala o şarkılar orada, seninle aynı şeyleri dinleyenlerin takıldığı bir radyo, her zaman devam etsin eksen!

10 Nisan 2009 Cuma

ocak iki bin dokuz, tünel


zeki demirkubuz duy sesimi, ben bu ortamların adamıyım, aradığın adam benim!
ek:fotoyu çeken gar sakinine teşekkür ederim, her ne kadar burada titretse de kendisi büyüyünce çok büyük işler yapacak eminim!

1 Nisan 2009 Çarşamba

nisan

nisan 1 deyince sanırım size bir hikaye anlatmam gerekiyor, elimde küçücük bir şey var, bununla yetinelim jeremy.
işte nisan 1 hepimiz birbirimize şaka yaparmışız, en azından öyle söyleniyor, bana kimse şaka yapmıyor, her neyse, eski dostlarımın bir anısını sizinle paylaşmak istiyorum. şimdiden söyleyeyim kendi başımdan geçen olayları, arkadaşımındıydı diye size yedirmiyorum, yine de istediğinizi düşünmekte serbestsin tabii ki. nisan 1 de sevgilisine "şaka" yapmak isteyen hatun kişi hamileyim der, oğlan hamile kelimesini duyduğu anda başka bir boyuta geçer ve korunma psikolojisiyle o çok sevimsiz benden olduğunu nerden bileyim der ve sonra kavga başlar, ayırılırlar falan filan. bunu bana anlatığında düz bir insan olarak çok eğlenmiştim, sonra bir şekil düzeldiler ama nasıl desem aslında doğrusu buydu birbirilerine anlamaları adına.

pekala nisan üzerine ne demeli. şarkıdaki gibi "merhaba, seni seviyorum, bana ismini söylemeyecek misin" fütursuzluğunun geride kaldığı bu nisan birde bütün öğleden sonra people are strange in sözlerini hatırlamak için önüme geleni taciz ettiğim nisan gününün neşesini düşünüyorum, günün sonunda şarkının sözleri aklımdaydı, aylak aylak evime dönüyordum, nisan hep düşünmeyi bir kenara bıraktığımız ay olmuştur, umarım bu nisan da bunu başarabilirim.

en son olarak bir itirafla tamamlayım yazıyı. geçtiğimiz hafta gar sakinine senden daha iyi fransızca konuşabilmek için bir fransızla evleneceğim/yaşayacağım demiştim. sonra bir anlık da olsa bunu düşündüm, gerçekten ne güzel olurdu, birlikte fransa ya giderdik, üç sene orada yaşayıp askerden yırtardım, sonra istanbula dönüp asmalı da karımın babasından kalan mirasla robinson crouse tarzı bir kitabevi açardık ve bununla da kalmazdık, babamın mavi genlerini verebilirsem o takvimlerdekine benzer bir veledimiz bile olabilirdi ve gerçekten güzel olurdu.
ama dedim ya sadece bir an düşündüm bunu..
ya da
neyse bu kadar.