24 Mart 2009 Salı

mart iki bin dokuz lüzumsuz notlar

gazetede plath ın oğlunun dün intihar ederek öldüğünü okuduğumda engelleyemediğim çarpık bir gülümseme belirdi dudağımda.
haberin devamında intihar eyleminin genetik olup olmadığının "bilim" adamlarınca araştırılacağını okuyunca bir daha gülümsedim.
sonra sayfayı çevirdim.

mart iki bin dokuz lüzumsuza notlar

adorno mimima moralia kitabında proust ın okuyucunun yazardan daha zeki olduğunu düşünme mahcubiyetini yaşamamasını düşünecek kadar nazik olduğunu yazıyor.
tahmin edersin ki hiç bu açıdan bakmamıştım olaya, evet adorno bir filizof olduğu için bu bakış açısını yadırgamamak gerek, hem üstat birilerine sokuyorsa bildiği vardır diyelim, peki bize dönecek olursak bu mahcubiyeti yaşıyor muyuz hiç? aslında birkaç kere böyle şeyler geçti aklımdan, "mahcubiyeti" hissettim sanırım, isim vermek istemiyorum, çünkü bu okurla yazarın özeline giriyor, her neyse galiba yazmaya çalışmamın bir etkeni de bu biliyorsun, özgüven meselesi farklı sebepler bulma çabası.

13 Mart 2009 Cuma

mart iki bin dokuz


evet, galiba iyice burayı, çok komik bir bak, forward muhabetlerine döndürüyorum ama bu gerçekten çok komik.

8 Mart 2009 Pazar

Şeyler

... Çünkü otuz yaşına gelmemiş insanların belli bir bağımsızlığı korumaları ve keyiflerine göre çalışmaları kabullenilse de , hatta zaman zaman serbestlikleri , açık görüşlülükleri , deneyimlerinin çeşitliliği ya da "çok yönlülük" diye adlandırılan nitelikleri takdir edilse de, otuz yaş dönemecini bir döndüler mi (böylece otuz yaş da bir dönemeç gibi görülmeye başlanır) , çok çelişkili bir davranışla müstakbel işbirlikçilerden herbirinin kesin bir istikrarlılık göstermesi , kesinlikle dakiklik , disiplin , ciddiyet ve sadakat duygusuna sahip olması şart koşulur. ...
... Otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz...

Böyle betimliyor Perec "Şeyler" adlı romanında hayatımızın bir döneminde karşımıza çıkan bu zorunlu değişim sürecini. Kitapta 60 lı yılların Fransa'sındaki iki gencin hayatlarından ödün vermeden her şeye sahip olmaya çalışması anlatılıyor. Hikaye günümüzde geçerliliğini korumakla birlikte ,   bence bu ortaya konan tablonun ürkütücü yanı daha güçlenmiş durumda.

Okuduğum ilk kitabı olan Uyuyan Adam da olduğu gibi bu kitapta da maddesel yanı ağır basan dünyaya bir eleştiri var.Çevreme baktığımda bu durumu oldukça net görebiliyorum zaten. İnsanlar oturma grupları ,beyaz eşyalar , marka giysiler ,evler , arabalar alma derdindeler. Bilinen yerlere girilip oturulmalı ,pahalı restoranlara gidip yemekler yenmeli. Elinin altında bir anahtarı olmayanın hiçbir değeri , hiçbir şansı yok . Oturup bir şeyler üzerine kafa patlatmamalı,sadece mekanikleşip bir şeyler yapmalı , kazanmalı ,kazanmalı ,kazanmalı... Kazanacağı /kazandığı paralarla satın alacağı şeyler onun her daim aç kalan egosunu tatmin etmeli ve bu tatmin öyle bir başını döndürmeli ki başka hiçbir şey görmemeli. 
Bu doymak bilmez istemenin gereksinimi olan çalışmayı da şöyle değerlendiriyor yazar ;

... Çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği kesin ama çalışan da yaşamaz...

Tabi ki de bunun sonucunda  yapılması gereken zorunluluklar bir kenara atılmalı gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Burada kastedilen çalışma olgusu ile Camus'nun "Öleceğini bilsen de yine çalış" sözündeki çalışma ifadesi aynı şeyi ifade etmiyor. Ben farklıyım ,ben düşünüyorum maskesinin ardına sığınılıp elde ettiğimiz tüm başarısızlıkları bu sisteme yükleyemeyiz. Bir şekilde insanlar kendilerine bu düzenin içinde küçük bir yer edinip savundukları değerleri yaşatabilirler ve de bu sisteme karşı savaşımlarını sürdürebilirler ki doğru olan da bu. Yazın ve sinema dünyasında severek okuduğum, seyrettiğim önemli kişilere bakınca bunu buluyorum ve benim içinde doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum. Ben kendim için bunları ne kadar uygulayabilirim bilmiyorum ama yapmak istediğim şey bu ,  yaşamak istediğim hayat bu.

Kitaptan az da olsa uzaklaşıp son dönemlerde kafamı oldukça kurcalayan meseleyle ilgili görüşlerimi paylaştım ama sanıyorum ki buraya  da yazmam gereken yazı böyle olmalıydı.Biraz karışık , yer yer yanlışlarla dolu olabilir kusuruma bakmayın.

Kitabın sonunda yer alan Marx'ın sözü ile bitiriyorum..

Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma , açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir.

3 Mart 2009 Salı

mart iki bin dokuz


karikatür okumayı pek sevmem, ama latif beyin yeri ayrıdır, paylaşayım dedim.