6 Ocak 2009 Salı

süt üzerine


semih kaplanoğlu nun sütü üzerine birkaç cümle kurabilirim sanırım.
teaser ını izlerken büyülendiğim süt ün imgelemimde yarattıklarını ne kadarını ve daha doğrusu bundan bağımsız ne vereceğini salona girerken, yaklaşık bir sene önce yumurtayı izlediğim salona girerken merak ediyordum.
kaplonoğlu nun dört filmini de bu sene içerisinde izlemiş olduğum için artık ondan ne beklenmesi gerektiğinin farkındayım. kaplanoğlu ilk filmini bir kenara bırakırsak seyirciyi umursamayan, kapalı, dural, seyiriciyi iten bir dile sahip bir yönetmen. bu filmiyle artık seyirci bütünüyle kenara bırakılmış. 18, 19 yaşındaki şair bir çocuğun filmini izliyorsunuz, ama karakter film boyunca 15, 20 cümle kuruyor. işte bu olabildiğince kişisel bir anlatımdır. kaplanoğlu nun buna inanarak, hatta kendisinden katarak yazdığının farkındayım ama bu bütün bir filmi kurtarır mı ondan emin değilim. bazı sahneler kendi içersinde tutarlılık yakalıyor, güzel bir anlatım yakalıyor olabilir. mesela balık yakalama sahnesi veya evde içilmiş fincanlara baktığı sahne. ama bu film bir bütünse bu diğer sahneleri kurtarmaya yetmiyor. nesnelere olması gerekenden çok daha fazla takılan kamera, arka planı flu yapan bu çekimler haddinden fazla sahnede kalınca bize yeni bir şey anlatmış olmuyor. veya kaplanoğlu nun ortaya attığı yılan sahnesi-bu sahnenin zerduşt a gönderme olduğunu bile düşünenler var- bir anlam kargaşası yapmaktan öteye gitmiyor, kaldı ki daha önceki filmlerinden gördüğümüz üzere kaplanoğlu hep bunu yapıyor, bir şeyler anlatmaktan çok güzel, şiirsel bir şeyler sezdirme isteği, herkesin kendi istediğini görmesi. ve yine tepeye dikilmiş birkaç evi gösterince kentleşmeden bahsetmiş olmuyor film ne kadar insanlar böyle anlamlar yüklese de, sadece oradan geçerken çekilmiş izlenimi bırakıyor. ve bütün bunların üstüne yumurta nın güçlü simgeleri ve yusuf la birleşen nejat beyden sonra bu amatör oyuncu denemesi filmin gücünü zayıflatıyor, geriye ne kalıyor, geriye kalanın ne olduğunu filmi izleyen kimse bilmiyor, ama bir şeyler hissediyor, işte kaplanoğlu nun sineması bu.
semih kaplanoğlu sinemaya genç yaşlarda giren birisi değil. sinema için yıllarca bekleyip, içindekileri sindirtikten sonra sinemaya girmiş bir isim. yani onun için ilerde daha iyi bir dil yakalar demek gerçekçi değil; ki filmlerini gidişatı onun artık ne yapmak istediğinden çok emin olduğunu gösteriyor. bu anlatım bana göre değil, bu film hakkında bir süre sonra hiçbir şey hatırlamayacağım ama bir şeyin altını çizmek gerek. semih kaplanoğlu yusuf üçlemesiyle türk sinemasında eşi benzeri olmayan bir şey deniyor ve bu üçleme türk sinemasındaki en özel çabalardan biri olacak. kaplanoğlu herhangi bir sinemacı değil, anlatımıyla, duruşuyla her zaman bunu gösteriyor, böyle kişilikli bir sinemayı ise özümsemesem de her zaman takdir etmemin nedeni burada yatıyor.