4 Ocak 2009 Pazar

aylak a.

Cuma yükseltin tavanın krişini ustalar-salinger- okuyordum. Salinger i ilk okuduğum dönem çok sevmiş olsam da bu kitabı o sıralar okumamıştım. Evet, yıllar sonra salinger i artık o kadar çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim, bu kitabı okurken eskiden aldığım zevki alamadım. Ama şöyle bir şey var, ilerde uzun bir şeyler yazabilirsem-en azından bir novella- yaratacağım üslupta salinger dan kesinlikle bir şeyler olacak. Mesela bernhard ı diline bayılsam da asla öyle şeyler yazamam, becerememek bir yana, içimden gelmez. Her zaman bir alay, ironi peşindeyim ve salinger bu yüzden önem verdiğim bir isim. Bir de kitabın çevirmenın sevin okyay hakkında bir cümle söyleyeyim. Eleştirmenliğinin ne kadar kofti olduğunu defalarca görmüştüm, üstüne bir de şimdi berbat bir çevirmen olduğunu düşünüyorum.
Bu kitabı okumamış olmamın sebebi de ilginç bir durum. Bazen kitapların isimlerini sevmiyorum ve okumuyorum onları. Birkaç tane kitap sadece, ama var böyle bir şey. Bu kitabın adını niye sevmediğimi ve bunun ne kadar aptalca bir şey olduğunun farkındayım elbette. Ama elimde olan bir şey değil kabul edeceğin üzere.
Her neyse.. bu konuyla ilgili bir hikayem var. Elimde karasu nun “göçmüş kediler bahçesi” kitabı vardı, batuğ nun evine gitmişti. Evde sevgili batuğ yoktu, cenk vardı, cenk kitabı eline aldı, yüzünü buruşturdu, böyle şeyler yapma kendine , çok rahatsız bir şey bu dedi. Sonra batuğ geldi, şarapla geldi, şarabı döndürdük ve sustuk. İşlerin gidiş şekli böyleydi. Cenk eline gitarı alıp vecd halinde barrett cilik oynuyordu, bense Beyoğlu ve çevresini tek başıma arşınlarken kendimi Yusuf Atılgan gibi hissediyordum. Batuğ ise bütün bunların çok ötesine geçmişti.
Galiba aylak zamanlar tarzı oldu. O zaman bir hikaye daha anlatayım.
Bir keresinde bir kızla çıkıyordum, ondan ayrılmak istiyordum, ama aklıma bunun için mantıklı bir sebep gelmiyordu. Bunu ona söylediğimde ise artık bana bir sebep verdin dedi, ama yanımdan da gitmedi.
Sonra ayrılmak için sebep bulamadığım kadınla çıkmak için de bir sebebim olmadığını fark ettim. Bu ayrılma meseleleri her zaman yorucu olmuştur. Ayrılmadan önce birçok şey düşünürüm, şöyle diyeyim, böyle olsun, sonra onun yanına gidince bütün bunlar komik gelirdi; ki aslında her şey bir komediydi. Nasıl olduğunu açıklayamayacağım bir biçimde kızlarla iletişime geçiyordum, onlar beni fazlasıyla duygusal buluyorlardı, kafalarında bir hikaye oluşmaktaydı, istediği şekli verebilirdi bana, sonra insanlar düşündüğünüz kadar sabırlı değillerdir, benim kimseyi sevemediğimi düşünüyorlardı ani bir dönüşle-ama ben onu ilk gördüğüm gün nasıl davranıyorsam yine aynıydı her şey, oysa ben herkesi seviyordum, sorun buydu zaten, o da benim için sadece birisi oluyordu. Aslında hiç kimseye kızmazdım, çünkü kendi yaptıklarım için bile kendimi suçlamıyordum, onlar da bir şekilde işleri yoluna koymaya çalışıyorlardı doğaları gereği ve genellikle işlere fazlasıyla dramatizasyon katıyorlardı ve sonra kendi yarattıkları bu karmaşaya dayanamayıp gidiyorlardı ve galiba sonra suçlanan biri olarak geride kalıyordum. Bütün bunların çok da önemi yok benim için. Anladığım kadarıyla insanlara her zaman söylenen o kendime bir hedef koyma saçmalığından öte onların asıl gereksinim duydukları edimlerine bir sebep bulmak. Ne kadar basit, komik, çiğ, kösnül, hırt olursa olsun insanların kendilerine söyleyebilecek bir sebepleri olmaları. İşte o zaman eminim ki onlar için her şey sayrıl bir şekilde de olsa yoluna girecek ve hayattan bir insanın bekleyebileceği en fazla şey de bu olsa gerek.