13 Ocak 2009 Salı

kınıyorum


efendim bugün iki yazı yazdık, bir daha yazmazdım, bu hafta da kolayına yazmazdım ama akşam saatlerinde okuduğum bir haber beni çok şaşırttı, yazmak istedim.
istanbul modern de bu ay robert mıtchum ve cool doğuşu başlıklı bir program var. küratör sevgili fatih özgüven ile neci olduğunu çözemediğim yeşim tabak. beyfendinin iki filmi seçilmiş ve başka filmler daha var. hiçbir zaman film noir türünün takipçisi olmadım ama zaten bu listede film noir dan kopuk bir liste ve şunu diyorum adında cool yazan bir liste var ve o listede alain delon, le samourai yok. bu filmi izlemeyenlere şiddetle öneriyorum, sinema tarihinin benzeri olmayan doruk noktalarından biridir bu yapım. ve bu cool doğuşu listesini de kınıyorum, ayıptır yav.

iki bin dokuz, ocak

galiba dünyada bitter sweet symphony dinleyip lahmacun yiyebileceğimiz tek yer istanbul.
ve biz iki bin dokuz yılında orhan veli nin gözlerini kapadığında tahayyül ettiği istanbul a sahip olmadığımıza göre galiba bu "galiba"lar bizim istanbul u sahiplenmemizi sağlıyor.

afiş mevzusu


evet, geçtiğimiz aylarda ismini hatırlayamadığım bir türk filminin afişinin gördüğüm en kötü afiş olduğunu açıklamıştım, ama genelleme yapmak gerçekten riskli ve gereksiz bir iş. belki afişlere eskiden dikkat etmiyordum ve artık çok dikkatliyim; neyse bu sefer bir tanımlama yapmıyorum ve bu renoir vari sınıf mücadelesi filminin-öyle olduğunu tahmin ediyorum afişe göre- afişinin takdirini sevgili okuyuculara bırakıyorum. ama yine de duramıyorum, abi şu gecekondu, villa nedir ya!
her neyse bir de woody nin filminin afişi var. geçen sene aylak zamanlarda woody nin vizyona giren filminin afişinde-cassandra nın rüyasıydı ismi sanırım- match point in yönetmeninden yazdığını söylemiş ve bunu eleştirmiştim. bu sene durum daha ilginç bir hal aldı. afişin hiçbir yerinde woody nin ismi geçmiyor. durum aynen şöyle, scarlett var, cruz var, woody yönetse ne olur, yönetmese ne olur.
bence çok can sıkıcı bir durum, insanın filminin vizyona giridği ülkelerde afişe müdahale etme hakkı var mı bilmiyorum, ama belki de woody böyle şeylere takılmayı yıllar önce bırakmıştır.
o zaman son bir sinema haberi, jarmush un filmi mayıs da cannes da, akabinde vizyonda, kadroda bankole-jarmush severler hafızalarını zorlasın- murray, ölü hatun swinton ve işte bunu bekliyor bütün hanımlar garcia bernal var.
bakalım bakalım.

11 Ocak 2009 Pazar

okumalar üzerine

bu aralar yapabildiğim tek şey boş boş oturmak. yaşadığım odak sorunu okumalarıma ket vurdu, birçok kitaba başlıyorum ve sonra bırakıyorum. bir kitabı eline alıp okuyamadığın zaman bence en azından birkaç ay o kitabı bir daha eline almamalısın, o okuma sürecini unutmalısın. neyse ben bu aralar birçok kitabı aldım, sonra kütüphaneye geri koydum. yine de kısa okumalar yapabiliyorum, kafamı topladığım nadir anlarda ilginç şeyler okuyabildim bu hafta. pessoa nın anarşist banker diye bir anlatısını okudum, ismi insanı "bir saniye" dedirtiyor bu kitap, gerçekten ilginç bir teori var bu anlatıda, okumalısın. uzun zamandır okumak istediğim zweig in satrancı da elime geçti, zweig uzun öykünün ustası, bu kitap biraz aceleye getirilmiş gibi dursa da simgesel anlamı büyük, okumayanlar es geçmesin. bernhard ın betonunu ise adeta yuttum, oturdum, o upuzun cümleleri, bitmek bilmeyen sıkıntıyı okudum, içim karardı, bu kitapta fazla sızlanmış usta ama şu köpek, insan mevzusu ve mezar imgesi, bir kez daha bernhard ruh haletine girdim. bernhard ın kitaplarını çok sevsem de hep aralıklı okuyorum onu, çağımızdaki tüketme çılgınlığına en azından biz kapılmayalım. bir yazarı seviyorsun, bir grubu veya bir yönetmeni, hemen hepsini tüketme meyili. bakın ben her şeyini elimin altında olmasını istiyorum ama onları hemen tüketmeye kalkmak marazi bir şey ve her zaman konuştuğumuz entellektüel ilerlemeyi yakalayabilmek için entellektüel olmamak mevzusuyla ilintili. neyse bunu şimdi bir kenara bırakalım. sonra bir duras yaptım, konsolos yardımcısı. duras ın kurgularına bayılıyorum, ne zaman ondan bir şeyler okusam keşke ben de böyle şeyler yazabilsem kıskançlığını ve hüznünü hissediyorum. bu ilginç bir şey, mesela flaubert mükemmel yazıyor ama onu okurken böyle bir şey hiç oluşmuyor kafamda, belki de duras veya benzeri bir ismi okurken böyle bir şeyler yazabilceğimi düşünecek kadar yücegönüllü oluyorum. en son olarak bugün queneau nun bir kitabını okuyordum, perec bu kitabı çok seviyormuş, her neyse bitirmeden bir şey demiyeceğim.
ki aslında bitirdiklerim için de bir şey demedim.
ve bu yazı niye yazıldı ki?
eminim hepiniz bu hafta benim ne okuduğumu çok merak ettiniz.
bunu bir daha yapmayalım, okuyucunun dakikalarını çalmak istemem.
bir şekil bir şiirle bağlayayım dedim, aklıma bir şiir gelmedi, o zaman si yu leytir.

8 Ocak 2009 Perşembe

Sonbahar

Bu yazıyı yazma amacım lüzumsuzun sonbahar yorumu üzerine bir şeyler eklemek değil. Film ile ilgili bir şeyler arayanların okumasına gerek yok. 

Dün kendimi evden dışarı atmaktı amacım , dışarıda bir yerlerde oturmak yerine sinemaya gitmeyi tercih ettim. Evde kalmak dayanılmaz oldu bugünlerde, halbuki evde zaman geçirmek her zaman hoşuma gitmiştir. Filmin arasında sigara içmek için dışarıya kadar çıkmak zorundaydım ; dumansız hava sahaları yüzünden. Yanıma tek bir sigara ile çakmağımı aldım. Montum , cüzdanım hepsi içerideydi. Sigarayı yakıp tüttürmeye başlamıştım ki , ufak bir kız yanı başımda belirdi. Tahmin ettiğin üzere jeremy her yerde karşılaştığımız dilenci çocuklardan. Elinde bir iki paket selpak satmaya çalışıyor. Bunlardan bazıları çok derin izler bırakıyor üzerimde. Cüzdanımı içeride bıraktığıma hayıflandım . Vereceğim bozukluk onun için bir şey değiştirmeyecekti elbet, ama en azından onunla rahatça sohbet edebilirdim bir iki kelime.Böyle olunca onunla konuşmaya yüzüm olmadı. O diğerlerinin arasına karışıp işini yapmaya çalışırken ben bok bir halde kalmıştım öylece. Pembe montu, sarı saçlarının arasından bakan mavi gözleri, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü hala aklımda. İnsanın içini ısıtması gerek o mavi gözlerin, oysa o kadar hüzünlüydü ki ... Bu çocukların bazıları artık durumu kabullenip işi profesyonelliğe dökmüş durumdalar.İnsanı bezdirecek kadar ısrar ediyorlar ve de sövüp gidiyorlar amaçlarına ulaşamayınca. O ise sadece arkasını döndü ve gitti.Bir gün belki o da onlardan biri olacak.

Benim aklımda onun o yüz ifadesi hala duruyor. Biliyorum kolay kolay çıkmazda böyle şeyler pek aklımdan. Bir amacı yok tabi bu yazının jeremy, öylesine paylaşmak istedim. Ama şunu unutma , hepimiz bencil insanlarız.

6 Ocak 2009 Salı

süt üzerine


semih kaplanoğlu nun sütü üzerine birkaç cümle kurabilirim sanırım.
teaser ını izlerken büyülendiğim süt ün imgelemimde yarattıklarını ne kadarını ve daha doğrusu bundan bağımsız ne vereceğini salona girerken, yaklaşık bir sene önce yumurtayı izlediğim salona girerken merak ediyordum.
kaplonoğlu nun dört filmini de bu sene içerisinde izlemiş olduğum için artık ondan ne beklenmesi gerektiğinin farkındayım. kaplanoğlu ilk filmini bir kenara bırakırsak seyirciyi umursamayan, kapalı, dural, seyiriciyi iten bir dile sahip bir yönetmen. bu filmiyle artık seyirci bütünüyle kenara bırakılmış. 18, 19 yaşındaki şair bir çocuğun filmini izliyorsunuz, ama karakter film boyunca 15, 20 cümle kuruyor. işte bu olabildiğince kişisel bir anlatımdır. kaplanoğlu nun buna inanarak, hatta kendisinden katarak yazdığının farkındayım ama bu bütün bir filmi kurtarır mı ondan emin değilim. bazı sahneler kendi içersinde tutarlılık yakalıyor, güzel bir anlatım yakalıyor olabilir. mesela balık yakalama sahnesi veya evde içilmiş fincanlara baktığı sahne. ama bu film bir bütünse bu diğer sahneleri kurtarmaya yetmiyor. nesnelere olması gerekenden çok daha fazla takılan kamera, arka planı flu yapan bu çekimler haddinden fazla sahnede kalınca bize yeni bir şey anlatmış olmuyor. veya kaplanoğlu nun ortaya attığı yılan sahnesi-bu sahnenin zerduşt a gönderme olduğunu bile düşünenler var- bir anlam kargaşası yapmaktan öteye gitmiyor, kaldı ki daha önceki filmlerinden gördüğümüz üzere kaplanoğlu hep bunu yapıyor, bir şeyler anlatmaktan çok güzel, şiirsel bir şeyler sezdirme isteği, herkesin kendi istediğini görmesi. ve yine tepeye dikilmiş birkaç evi gösterince kentleşmeden bahsetmiş olmuyor film ne kadar insanlar böyle anlamlar yüklese de, sadece oradan geçerken çekilmiş izlenimi bırakıyor. ve bütün bunların üstüne yumurta nın güçlü simgeleri ve yusuf la birleşen nejat beyden sonra bu amatör oyuncu denemesi filmin gücünü zayıflatıyor, geriye ne kalıyor, geriye kalanın ne olduğunu filmi izleyen kimse bilmiyor, ama bir şeyler hissediyor, işte kaplanoğlu nun sineması bu.
semih kaplanoğlu sinemaya genç yaşlarda giren birisi değil. sinema için yıllarca bekleyip, içindekileri sindirtikten sonra sinemaya girmiş bir isim. yani onun için ilerde daha iyi bir dil yakalar demek gerçekçi değil; ki filmlerini gidişatı onun artık ne yapmak istediğinden çok emin olduğunu gösteriyor. bu anlatım bana göre değil, bu film hakkında bir süre sonra hiçbir şey hatırlamayacağım ama bir şeyin altını çizmek gerek. semih kaplanoğlu yusuf üçlemesiyle türk sinemasında eşi benzeri olmayan bir şey deniyor ve bu üçleme türk sinemasındaki en özel çabalardan biri olacak. kaplanoğlu herhangi bir sinemacı değil, anlatımıyla, duruşuyla her zaman bunu gösteriyor, böyle kişilikli bir sinemayı ise özümsemesem de her zaman takdir etmemin nedeni burada yatıyor.

nazım hikmet üzerine


akp lilerin sanatçıya duyarlılık göstereceklerine inanmam imkansız olabilir. akp liler kendilerine fayda getirecek birçok sebeple bunu düşünmüş olabilir. ama bunların hiçbir önemi yok. nazım hikmet in mezarını buraya getirmeyi başarabilirlerse bu onur ertuğrul günay ve tayyip erdoğan a ait olacak, o günü düşünmek bile içimi mutlu ediyor, hadi bakalım.

4 Ocak 2009 Pazar

aylak a.

Cuma yükseltin tavanın krişini ustalar-salinger- okuyordum. Salinger i ilk okuduğum dönem çok sevmiş olsam da bu kitabı o sıralar okumamıştım. Evet, yıllar sonra salinger i artık o kadar çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim, bu kitabı okurken eskiden aldığım zevki alamadım. Ama şöyle bir şey var, ilerde uzun bir şeyler yazabilirsem-en azından bir novella- yaratacağım üslupta salinger dan kesinlikle bir şeyler olacak. Mesela bernhard ı diline bayılsam da asla öyle şeyler yazamam, becerememek bir yana, içimden gelmez. Her zaman bir alay, ironi peşindeyim ve salinger bu yüzden önem verdiğim bir isim. Bir de kitabın çevirmenın sevin okyay hakkında bir cümle söyleyeyim. Eleştirmenliğinin ne kadar kofti olduğunu defalarca görmüştüm, üstüne bir de şimdi berbat bir çevirmen olduğunu düşünüyorum.
Bu kitabı okumamış olmamın sebebi de ilginç bir durum. Bazen kitapların isimlerini sevmiyorum ve okumuyorum onları. Birkaç tane kitap sadece, ama var böyle bir şey. Bu kitabın adını niye sevmediğimi ve bunun ne kadar aptalca bir şey olduğunun farkındayım elbette. Ama elimde olan bir şey değil kabul edeceğin üzere.
Her neyse.. bu konuyla ilgili bir hikayem var. Elimde karasu nun “göçmüş kediler bahçesi” kitabı vardı, batuğ nun evine gitmişti. Evde sevgili batuğ yoktu, cenk vardı, cenk kitabı eline aldı, yüzünü buruşturdu, böyle şeyler yapma kendine , çok rahatsız bir şey bu dedi. Sonra batuğ geldi, şarapla geldi, şarabı döndürdük ve sustuk. İşlerin gidiş şekli böyleydi. Cenk eline gitarı alıp vecd halinde barrett cilik oynuyordu, bense Beyoğlu ve çevresini tek başıma arşınlarken kendimi Yusuf Atılgan gibi hissediyordum. Batuğ ise bütün bunların çok ötesine geçmişti.
Galiba aylak zamanlar tarzı oldu. O zaman bir hikaye daha anlatayım.
Bir keresinde bir kızla çıkıyordum, ondan ayrılmak istiyordum, ama aklıma bunun için mantıklı bir sebep gelmiyordu. Bunu ona söylediğimde ise artık bana bir sebep verdin dedi, ama yanımdan da gitmedi.
Sonra ayrılmak için sebep bulamadığım kadınla çıkmak için de bir sebebim olmadığını fark ettim. Bu ayrılma meseleleri her zaman yorucu olmuştur. Ayrılmadan önce birçok şey düşünürüm, şöyle diyeyim, böyle olsun, sonra onun yanına gidince bütün bunlar komik gelirdi; ki aslında her şey bir komediydi. Nasıl olduğunu açıklayamayacağım bir biçimde kızlarla iletişime geçiyordum, onlar beni fazlasıyla duygusal buluyorlardı, kafalarında bir hikaye oluşmaktaydı, istediği şekli verebilirdi bana, sonra insanlar düşündüğünüz kadar sabırlı değillerdir, benim kimseyi sevemediğimi düşünüyorlardı ani bir dönüşle-ama ben onu ilk gördüğüm gün nasıl davranıyorsam yine aynıydı her şey, oysa ben herkesi seviyordum, sorun buydu zaten, o da benim için sadece birisi oluyordu. Aslında hiç kimseye kızmazdım, çünkü kendi yaptıklarım için bile kendimi suçlamıyordum, onlar da bir şekilde işleri yoluna koymaya çalışıyorlardı doğaları gereği ve genellikle işlere fazlasıyla dramatizasyon katıyorlardı ve sonra kendi yarattıkları bu karmaşaya dayanamayıp gidiyorlardı ve galiba sonra suçlanan biri olarak geride kalıyordum. Bütün bunların çok da önemi yok benim için. Anladığım kadarıyla insanlara her zaman söylenen o kendime bir hedef koyma saçmalığından öte onların asıl gereksinim duydukları edimlerine bir sebep bulmak. Ne kadar basit, komik, çiğ, kösnül, hırt olursa olsun insanların kendilerine söyleyebilecek bir sebepleri olmaları. İşte o zaman eminim ki onlar için her şey sayrıl bir şekilde de olsa yoluna girecek ve hayattan bir insanın bekleyebileceği en fazla şey de bu olsa gerek.

3 Ocak 2009 Cumartesi

3 Ocak

Dün gece aniden oturduğum yerden kalkarak saçlarımı kesmeye karar verdim.Yaklaşık beş senedir uzatıyordum. Hiç uzatmadan , kesip kesmeme ayrımına düşmeden, aldım elime makası ve de diplerinden kesip aldım. Bizimkiler çok istedikleri için atmadım duruyorlar bir poşedin içinde. Neden bilmiyorum ama bir ölü gibi duruyorlar, garip oluyorum onlara baktığımda. Bana gelecek olursak sabah kalktığımda değişik bir şey hissetmedim. İlerleyen günlerde oturup bu yaptığıma üzülür müyüm bilmiyorum. Şu an iyiyim. 

Dün bilgisayarımın saati ile sitenin saati arasındaki uyuşmazlıktan dolayı Lüzumsuz Adam'ın doğum günü 2 ocakmış gibi göründü. Bu teknik aksaklıktan dolayı özür dileriz. E , madem bu kadar günün öneminden bahsettik bir de ufak tarihte bugün yapalım. Sevgilerle...

1521 - Martin Luther King , Roma Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi.
1889 - Nietzsche , akli dengesini yitirdi. 
1929 - Sergio Leone'nin doğumu
1953 - Samuell Beckett oyunu Godot'yu Beklerken, Paris'te sahnelenmeye başladı.
1961 - Amerika , Küba ile ilişkilerini kesti. (Bizimle de kesse ya . Küba devriminin 50. yılı kutlu olsun. Hasta siempre commandante)
1986 - Lüzumsuz Adam'ın doğumu
2009 - Bugünün içini de siz doldurun. Hehe . Ulan ben yakışmıyorum bu siteye (:


2 Ocak 2009 Cuma

Lüzumsuz Adam

Kendisi pek sevmez böyle şeyleri ama ben yine de yazmak istedim. Doğum günün kutlu olsun lüzumsuz ...

1 Ocak 2009 Perşembe

godard üzerine


metis yayınlarının ipek sokağındaki şubesine geçen yaptığım ziyarette "godard godard'ı anlatıyor" kitabının yeni baskısının yapıldığını gördüm.
bu kitabın ilk baskısı 1991 de yapılmış jeremy. şimdi 2008, bir dahaki baskısı herhalde 2025 olacak. bu 2025 rakamını düşününce bir anda irkildim jeremy, düşünemiyorum bile.
reha erdem in metis in kurucularından olmasının sayesinde zamanında bu kitap basılmış. ben geçen sene mail atmıştım metise bassanıza diye bu kitabı, duydular sanırım. kitap hakkında şunu söyleyebilirim, türkçe bulabileceğiniz godard hakkındaki en güzel malzeme. zaten türkçe sinema kitabı çok az, bir de araya kimse girmeden godard anlatıyor. kitabı okurken godard hakkında birçok konuyu yanlış yorumladığımı düşündüm, bu yaşta onu çözemem bu yeni bir şey değil, ama ona yaklaştığımı düşünüyordum, galiba henüz başlangıçtayım.
kitapta godard ın birçok kült filmiyle ilgili görüşlerini okuyabilirsiniz. soruları soran kişilerin de türkiye de görmeye alışık olmadığımız bir konuşma becerisine sahip olduklarını görüyorsun; ki bu muhteşem bir şey, okudukça okuyası geliyor insanın. kendi filmlerinin yanı sıra birçok kişiye değiniyor godard, amerikan bir gazeteciyle yaptığı söyleşi çok eğlenceli, amerikan sinemasına bakışını da öğreniyoruz bu röportajdan, le clezio ile yaptığı bir söyleşi var, hitchcock üzerine bir yazısı var, kısacası içerik çok tatmin edici, tek sorun kitabın sonuna bir dizin konulmamış olması. godard pek fazla izlememiş de olsan, bence sinema üzerine düşündüğün bir dalsa okumalısın bu kitabı, hiçbir şey olmasa en azından bir çok yeni isimi öğrenirsin, izlersin vs.
metis in bu yeni kuşak okurlara kitaplarını ulaştırma çalışması çok güzel. benjamin in brecht kitabı, duras ın yeşil gözleri vs. metis gibi 20 yaşından büyük olan yayınevlerinin böyle şeyler yapması bence çok önemli. mesela kazım taşkent serisinde zamanında basılan kitapları şimdi bir daha basımını yapsa yky çok kıyak bir iş yapacak. kimler yok ki, benjamin, valery-türkçe de şu an basılı olan bir tane valery kitabı yok, artaud, coleridge, blanchot, bu kitapların tekrar basılması gerek.