7 Kasım 2009 Cumartesi

iki bin dokuz kasım

Komünizm bir kez, o da Budapeşte temsilcisi Honved'in İngilizleri 6-3 yendiği 45 dakikalık iki devrede var oldu.İngilizler bireysel, Macarlar kolektif oynadı.

Notre Musique, 2004.

31 Ekim 2009 Cumartesi

michel piccoli



geçmiş yılların klasiklerine kafanıza göre daldığınızda, bir yol göstericiniz olmadığında bazı isimleri de şansa keşfetmeniz kaçınılmaz oluyor. belki le mepris de, belki dilinger e morto da veya belle de jour ilk defa onu görmüşsündür veya göreceksin. sonra yine belki les choses de la vie de, la grande bouffe de veya les demoiselles de rochefort de onu tekrar göreceksin ve evet işte bu adamı hatırlıyorum ya şurada oynamıyor muydu diye mırıldanacaksın. bu gri siyah gözlü adam melankolik, sayrıl, sapık, kibirli, nasıl bir karakteri oynarsa oynasın orada fark yaratmayı başaracaktır senin gözünde. ve kendi kafana göre takıldığın film serüvenlerinde onun yaşlanmasına da tanık olacaksın, le journal d'un femme de chambre den salto nel vouto ya, oradan mauvais sang a, la belle noiseuse e uzanan yol. beyfendi artık seksenini devirdi, ama hala oynamaya da devam ediyor, ustalarda onu unutmuyor anlaşılan. yine önemli bir yönetmenle çalışmış, angelopoulos un yeni üçlemesinin ikinci ayağı zamanın tozunda bir kez daha seyircinin karşısına çıkıyor, izleyicinin aklına eskileri getirip nostaljinin garip tadını yaşatırken.
izleyelim efendim.

16 Ekim 2009 Cuma

Kings Of Convenience


İlk olarak iki sene önce 2004 yılında çıkardıkları albümü dinletmişti Lüzumsuz Adam bana. Bu Norveçli ikiliyi ilk dinlediğim gün ne hissettiysem , şu an dinlediğimde aynı şeyi hissediyorum . Huzur.. Bu adamlar ne yapsalar dinlerim.

Bu albümlerindeki özellikle "Know How" isimli parçaları ilgimi çekmişti.

What is there to know?
This is what it is
You and me alone
Sheer simplicity

Bu şarkının nakaratındaki gibi onların sırrı belki de basitliklerinde. Sakin vokalleri ve sakin gitar melodileri grubun göze batan özelliği. Beş sene aradan sonra çıkardıkları "Declaration of Dependence" albümleri de aynı niteliği ve çizgiyi koruyor. Sakin , iddiasız , ve doğrudan çok şey vaat etmeyen parçaları zihinleri temizleyip bir çok şeyi farketmemizi sağlıyor.

İçinde bulunduğumuz hayatın tüm karmaşasından , gürültüsünden , yoruculuğundan uzaklara dingin bir yolculuk şarkılarının vaat ettiği tek şey.Ve evet bir tesadüften daha fazlası bence albümün sonbahar da çıkıyor olması.

11 Ekim 2009 Pazar

chagall istanbul'da!


chagall malumunuz sayfamızdaki en güzel şey, o yüzden bu güzel haberi paylaşmak istedim, pera müzesinde 23 ekim-24 ocak arası chagall sergisi düzenleniyor, gidelim, herkesi götürelim.

15 Eylül 2009 Salı

ıssız adam arı balans ve manevra

pazar gecesinin mönüsünde önce ıssız adam, sonra balans ve manevra vardı. üst üste izlediğim fransız, alman, italyan vs filminden sonra yurt surlarına dönüp bira, cips eşliğinde bu iki filmi tükettik arkadaşlar.

önce ıssız adam, çağın ırmak. babam ve oğlum da bütün uğraşlarıma rağmen ağlayamamıştım, ama ıssız adam elli küsürlerdeki ikinci sevişme sahnesi-ıssız adamın erden geç kıvamında hatunun üstüne abandığındaki sonraki deneme- ve sonlardaki eşi benzeri olmayan monolog kısımlarında gülmekten ağladım, hatta ikincisinde yerimde duramadım, hatta o kadar çok güldük ki cd yi durdurup mola vermek zorunda kaldık-böyle bir şey hayatımda ilk defa oldu- ilginç bir deneyim oldu bizim adımıza.

her neyse elimizde ne var ona bakalım. bu filmi merak ediyordum, üç milyon kişinin izlediği ve kendinden "bir şeyler" bulduğu bu filmi izlemem amatör sosyolog tespitlerime olumlu etkide bulunacağı kesindi çünkü, elif şafak ı da okuyacam en yakın zamanda. neyse konuya geri dönelim, karakterin uç halini hissettirmek için hızla verilmiş bindirmeler-alta yatmam ona göre-, klişe replikler üzerinden bir tanışma, roman okuyormuş hissi veriyor burada diyaloglar, akabinde biraz müzik, biraz diyalog ve melis hanımın içindeki şairin defalarca çıkışı, mavi telaş, sert yüz hatlarının altında bir çocuk var, olm donuyorsun haberin yok vs, biraz angut ıssız adam bakışı-o plan aklıma dolce vita yı getirdi, hani çocuğa bakıyor kumsalda, yüz on dakikalık filmde karakter çizememe, ki bütün olayı "modern" hayatı yaşayan karakterleri betilmlemek olan bir film, sonra melodramlara saygı duruşu, daha doğrusu melodram olduğunu çekinmeden bağıran final, durum böyle. çağın ırmak a bir şey demiyorum, yapmak istediğini yapıyor, en iyi şekilde de yapıyor.
izleyicinin konumu ne burada, sinemanın şehirli kadın üzerinde yaratılması istenen en büyük etki, kısaca kendi hayatına paralellikler kurabileceği bir hikaye olsun, mutsuz sonla noktalansın masal ve ne tesadüftir ki kendisinin ki de mutsuz sonla noktalanmıştır, ikisi de sevmelerine rağmen kavuşamamıştır, hepimizin masallara inandığı zamanlar olmuştur, ben de bir zamanlar b diye birisinin olduğunu düşünecek kadar safdildim birkaç sene önce, onları suçlamıyorum, kısacası hepimiz sevgiyi istiyoruz ama ulaşamıyoruz, sonra kavuşalamayan aşklar hikayelerinde teselli buluyor, hayalimizde yaşatıyoruz vs, galiba her şey kavuştuklarımızda neler yaşadığımızı düşünmekte yapıyor, kendimize karşı da bu kadar dürüst olalım derim.

diğer film balans ve manevra ıssız adam dan haliyle çok daha iyi bir film. teoman şarkıları gibi yer yer güzel, çoğunlukla kötü, her zaman poz, bazen de komik.buralarda pek rastlamadığımız türden bir pansiyonda yaşayan insanların hayatlarını konu ediniyor, dengeli bir kurgu, herkese eşit yer verilmiş. teoman ın bir durum betimlemesi yaptığı söylenemez, çoğunlukla sarhoş felsefesi dediğimiz türden diyaloglar var, karakterler nedenden, mekandan sıyrılmış, eylemden kopuk bir senaryo var. bir de teoman var haliyle, teoman ın çıktığı her sahnede gülmeye başlıyorsunuz, ama teoman gayet iyi oynamış, barda kız arkadaşına üst üste ama hala burdasın dediği sahne son yıllarda türk filmlerinde gördüğüm en başarılı sahnelerden biri-dalga geçmiyorum, filmden bağımsız ilgiyi hak ettiği kesin. kaydırmalar, yavaş çekimler, teoman ın denemeleri de var filmde, tecavüz sahnesi de kurgu yardımıyla beraber de olsa iyi kotarılmış, tabii sahnelerin birbirinden kopukluğu ve karakterlerin hiçbir "amacı" olmaması seyirciyi uzaklaştırıyor filmden, ama teoman filmi çekerken bunu umursamamış ki böyle bir senaryo yazmış, ben beğendim, devam etsin, izleyelim.

sonuç
1.teoman ıssız adamı oynamalıydı, çok da iyi oynardı, kendinden de katardı, karakteri ezik, otuzbirci, hanzo havasından kurtarır, bir derinlik katardı.
2.çağın ırmak hayatında hiç sevişmemiş. daha önce de belirttiğim gibi ikinci seks sahnesi izlediğim en berbat seks sahnesiydi, herif orgazm olmaktan ziyade bize boğuluyor gibi geldi, tabii oyuncunun had safadaki kabızlığınının payını da es geçmeliyim, bir de kurgu var orada, toplu katliam, felaket sahne, yani bu filmi izlemiş ve seks yapmamış birisi bunu okuyorsa şunu söyleyebilirim, böyle bir şey yok, deneyin, korkmayın.

8 Eylül 2009 Salı

080909

"İnsan ya kendi varoluşunu unutacak, ya da tüm dikkatini kendi varoluşunda yoğunlaştıracaktır."

Johannes Climous

kierkegaard - kaygı kuramı

4 Eylül 2009 Cuma

eylül iki bin dokuz

hiçbir nesne tümüyle edimsel değildir. her edimsel olan şey, virtüel-gizilgüç- imgelerin sisiyle çevrelenmiştir.

Deleuze, "Edimsel ve Virtüel", Diyaloglar.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Saat kaç ?

Gün aydınlanmış. Saat 06.35. Kalkmalarına elli beş dakika var. O zamana kadar işim biter mi ? Yoksa kurtarma ihtimalleri var mı ?

Tekrar gözlerimi kapadım. Uyumamış olsam da yataktan elli beş dakika sonra çıktım. Aklım gelip gidiyor. Uzunca bir süredir kafamdan atamadığım düşünce içten içe kemiriyor beni her geçen gün. Evet uygulamamış olabilirim , fakat aklınızda bu varken insan bir şeyler yapacak gücü , isteği bulamıyor kendinde. Ve bu süreçte zorunlulukları yerine getirmeye çalışmak çok yıpratıyor insanı. Aslında hayatta hep bir şeyler yapmak üretmek zorunda insan . Boş geçen her gün geriye götürüyor yoksa. Bir kaç hafta dursa zaman , en azından düşüncelerim kesilse , şöyle deliksiz bir uyusam ama hiçbir şey aklımda olmadan... Ya da uzansam dizlerine biraz uyumama izin versen ...

Sıradan başka bir gün. Posta kutuma bir e-posta gelmiş : "Selam, ... filminin alt yazısı. Bence sen de seyretmelisin." Gözlerim doldu. Birileri hala benim için bir şeyler düşünüyor. Bir şeyler yapmam için uğraşıyor. Yıpranmış , birbirine geçmiş duygularım çok hassaslaşmış durumda. Alışık olmadığım tepkiler veriyorum.

Okunacak kitaplar , seyredilecek filmler , dinlenilecek şarkılar var benim için . Başka bir şey yok. Gerçek diye nitelediğim tüm hislerim , bir süre sonra beni terkediyorsa kendimi kandırmakla daha fazla zaman kaybetmemeliyim. Biraz bunlarla ilgilenmeliyim. Hadi biraz gayret...

9 Ağustos 2009 Pazar

Unutmak

İnsan unutttuğunu zannettiği bir çok şeyi aslında unutmuyor sadece hatırlamakta zorlanıyor. Doğru yer ve zamanda gerekli imgeler belirdiğinde daha önce unuttuğumuzu düşündüğümüz zamanlara gidip olayları net bir şekilde hatırlıyoruz. Aslında basit bir öncelik ataması hatıralara yaptığımız. Ne kadar öncelikli ise o kadar iyi hatırlıyoruz . Bazen unutmakta zorlandığımızı düşünüyoruz ya da hatırlamaya çalıştığımız bir anı ne kadar uğraşsak da belirmiyor zihnimizde. Bu gerçekten unutmak istememek ve hatırlanmak istenen şeyin çoktan gözden çıkarılması ya da onunla neyi bağdaştırdığımızı bulamamak ile ilgili. Tüm bunlar kendimize oynadığımız bir oyun . Biz karar veriyoruz bunlara ve bunun farkında değiliz.

2 Ağustos 2009 Pazar

ağustos iki bin dokuz

davut güloğlu:
Fransız kadınları seksi bulduğum için oğlum Saint Joseph’te okuyor. Fransız kadınları çok romantik ve seksi buluyorum.

...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

temmuz iki bin dokuz

karmaşık olan nesnelerdir, kaygıysa çok yalındır.
Godard, İki Numara, 1975.

9 Temmuz 2009 Perşembe

orjinal metne sadık macbeth

macbeth i ilk defa on sekizken okumuştum, o tarihten beri de düzenli aralıklarla okuyorum, okumasam da birçok yazarda eleştiri de karşıma çıkıyor, sürekli anımsıyorum, ama bugün yanımda oturan kırk yaşlarında beyfendi macbeth i hiç okuyamayacak. onun yerine ntv nin orjinal metne sadık olduğunu söyleyerek tüketiciyi çeldiği çizgi roman "sürümünü" okuyacak. vurguya dikkat edin, orjinal metne sadık kalındığının altı çiziliyor, yani okuduğumuz zaman macbeth i öğrenmiş olacağız, daha sonra ntv nin gururla sunacağı kafka, dickens vs yi de.
aslında tam da dostoyevski yi sonu ne olacak diye okuyan arkası yarın çocukları olan bizim nesile göre bir durum bu, süper babamız fikret in kimi becereceğini düşünerek bir sonraki cumayı bekleyerek büyüdük biz, macbeth de kusura bakmasın artık.
işin ironik tarafı da mevzunun allen in love and death filminde yaptığı hızlandırılmış okuma kursuna gittim, savaş ve barış ı okudum, olay rusya daydı esprisine doğru gidiyor olması, yine de aynı tramvayda elif şafak ın cart pembe kapaklı kitabı aşk ı okuyan bir beyfendi de vardı, bu da okuma bilincimizin bir diğer göstergesi.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Alıntı

"Yeni hatalar yapmak , eskileri bilinçsizce sürdürmekten daha iyidir."

Sabaha karşı izlediğim "Katzelmacher" in açılışında karşılaştım. Tam zamanıydı belki de benim için. Üzerine düşünülmesi gerek, özellikle benim düşünmem gerek.

22 Haziran 2009 Pazartesi

itiraflar


bjork ün hiçbir şarkısını sevmiyorum, sesi tüylerimi ürpertiyor, yüz ifadesini aptal buluyorum, şarkı söylerken yaptığı hareketleri izleyemiyorum bile, bjork dinleyen kadınları sevmiyorum ve lars von trier amcasıyla çektiği cannes tarihinin yüz karalarından, kokuşmuş ağlaklığıyla tiksindiğim dancer in the dark da midemi bulandırıyor, bir de lars von trier catherine ablamızı bu filmde oynatmış ya, ona da daha bir şey diyemiyorum ve o sene in the mood for love varken bu filmi seçen luc besson hırdavatına da utan lan diyorum.
hava çok sıcak.

20 Haziran 2009 Cumartesi

niteliksiz adam II çıktı!

bekleyenlere, unutanlara, ümidi kesenlere duyurulur:
niteliksiz adamın ikinci cildi yky de!
vatana ve millete hayırlı olsun, üçüncü cilt için on sene sonra görüşelim.
son olarak, ahmet cemal sen bizim her şeyimizsin.

18 Haziran 2009 Perşembe

Yağmur

Gece yağan yağmurdan sonra bir süre balkona çıkıp öylece seyrettim gökyüzünü. Güzel bir koku vardı. Toprak kokusu ya da bir çiçek kokusu değildi bu.Ne olduğunu çözemedim ama güzel anları anımsatan bir şeydi , gülümsedim. Biraz buruk , çünkü bir şeyleri özlediğimi hissettim. Yine de biraz da böyle hoş anları hatırlamak gerekiyordu. Gözümü kapadım , o hoş koku ile birlikte artık başka bir zamandaydım . Aklımın , algılarımın yanılsamasına bıraktım kendimi.

Tatil

Gidecek bir yerim kalmadı. Tutsak edilmiş gibi hissediyorum . Aynı yollardan geçiyor, aynı şeyleri tekrarlıyor , aynı bakışların karşısında biraz daha kayboluyorum. Benim için kalacak bir yerin önemi kadar , gidilecek bir yerin olması da önemli. Hatta biraz daha fazla diyebilirim. Sıkışmışlığımın içinde hava alacak bir delik , bir nevi bir yaşam kaynağı gibi ihtiyaç duyuyorum öyle bir yere. Belki bir arkadaş evi , ya da sadece bir arkadaş sohbeti, uğrak yeri haline gelmiş bir mekan, belki bir kadının kolları, gülümsemesi, belki de bomboş bir bank denize karşı. Bunların hepsi şu an çok uzakta.

Hiçbir yere gidemiyorum, kaçıp kurtulmak istiyorum, fakat evin etrafındaki sokaklarda bir iki tur atıp geri dönmekle yetiniyorum. İki haftadır işler böyle yürüyor. Daha fazlasına cesaret edemiyorum. Evin merdivenlerinde bir aşağı bir yukarı yürüyorum elimden düşürmediğim sigara ile birlikte. Kendi kendime konuşuyorum . Geçmişteki bazı anları yeniden yaşamaya çalışıyorum , kişilere tekrar can verip. Bir yerlerde hata yapmış olmalıydım. Bir yerlerde yanlış yaptığımı düşünerek anlara takılıp kalmış da olabilirim. Hiçbir şeyi ayırdedemiyorum. Doğru ne ? Yanlış ne ? İyi mi ? Kötü mü? Hissiz bir haldeyim.

Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Soluk bir yüz üzerinde iki haftalık sakal. Rahatsız etti bu görüntü. Usturaya yeni bir jilet taktım. Sabunu iyice köpürtüp yüzüme sürdüm. Fakat neden bilmiyorum vazgeçtim. Yüzümü tekrar yıkadım. Usturadaki jileti çıkardım , yanıma alıp odama geçtim. Yatağıma uzandım. Elimdeki jilet son verebilir her şeye. Bu duyguyu yaşayan insanlar bu anda ne hissetmişlerdir hep merak etmişimdir. Onlar ne düşünmüştür bilmiyorum fakat benim aklıma hiçbir şey gelmedi. Tamamen bir boşluk duygusu... Zihnim durmuş gibi. Yapamadım.

Öylece uyuyakalmışım. Avcumun içi biraz kanamış ama aldırmadım. Masanın üzerindeki pakedimi aldım tekrar uzandım yatağa. Bir tane yaktım. Sonra kalkıp mutfağa gittim. Her şey devam ediyordu ve yemek yemek de gerekiyordu. Sonrasında bulaşık yıkamak hatta. Bu takım işleri nedense hiç aksatmadan yapmaya devam ediyorum. Çamaşır , temizlik , ütü hiçbirini ihmal etmedim bugüne kadar. Kusursuz bir düzen. Her ne olursa olsun bozulmayan.

Yemekten sonra tekrar banyoya geçtim. Tıraş oldum hem de sinek kaydı. Şimdi adama benzedim işte. Sonra içeriye geçtim. Bir şeyler okumak istedim, ancak sadece kitapların isimlerini okumakla yetindim. Uykum geldi yine. Sürekli uyumak istiyorum bu aralar. Tekrar odama geçtim. Uyumam da gerekiyor artık saat iyice geç olmuş.

Yatağıma uzandım . Tavana bakarken yarın ne olacağını düşünüyorum şimdi. Beyaz yakalı, temiz suratlı , iyi para kazanan bir adamım işte. Hatta "gayet hoş bir adam" ofisteki kadınların aralarındaki konuşmalarından duyduğuma göre. Saatimi kurdum. Tatil bitti , döngüye tekrar dahil olma zamanı şimdi.

14 Haziran 2009 Pazar

bu filmlere dikkat!


altın kozanın galipleri, iff çizgisinden sapmadı ve köprüdekiler, 11'e 10 kala ve uzak ihtimal yine ödülleri götürdü, izleyenlerin çok konuştuğu iki dil bir bavul isimli belgesel de ödüle hak kazandı. iki dil bir bavul herhalde vizyona girmez, o yüzden ancak özel gösterimlerini yakalayabiliriz. ama köprüdekiler, 11'e 10 kala ve uzak ihtimal vizyona girecek, bu üç filmden sadece uzak ihtimal i izledim ama diğer iki film içinde güzel şeyler duydum, kısacası bu üç filme dikkat diyorum ve son olarak şunu ekleyeyim bu üç filmde yönetmenlerin ilk uzun metrajı.
11'e 10 kala ve köprüdekiler yönetmelik değişmediyse eğer portakal da yarışamayacaklar. anlaşılan portakal geçen seneye göre sakin geçecek. demirkubuz un yeni filmi, uzak ihtimal ve eğer yetişecekse-bu konuda bir şey okumadım- ahmet ulucay ın yeni filmi portakal ın en büyük adayları olacak. yine büyük ihtimalle yerel seçim sonuçları doğrultusunda adana da olduğu gibi altın portakal film festivalinde de bakanlığın yaptğı ödenek düşürülecek.

12 Haziran 2009 Cuma

mükemmel üçlüler

adamın solunda işveli bakışlarıyla onu delip geçen parlak kırmızı elbisesine yapışmak istediği femme fatale kadın, sağ tarafında uysal, nazik, müşfik gülümsemeli evinin kadını. ikisi de adama cipsini uzatuyordur, adam pelte bakışlarla onlara bakıyordur, sonra mucize gerçekleşir, iki cips birleşir, iki kadın da onun olur, barış imzalanır, aynı anda hem karnı doyar, hem fetttan kadın, hem de evinin kadını onun olur ve mit gerçekleşir. mit gerçekleşirken adamın şaşkınlığını garipsememek gerek, ne de olsa biz sadece bunu hayal ediyorduk. yine de hayal etmeye devam edeceğiz gibi gözüküyor, çünkü cipsi satın aldığımızda üçlünün diğer öğelerini nasıl tamamlayacağımızı reklam bize söylemiyor, bu bağlamda daha samimi olan bir reklam var, birkaç cümle de ona.

yaz aylarıyla birlikte kızışan bünyesini rahatlatmak için tatil beldesine akan gencimiz en havalı saç modeli, gıcır gıcır kasları, afili giysileriyle sonuca gitmeye hazırdır, ama rakibi boldur, bir şeyler yapması gerekiyordur, işte bu noktada "mucize" devreye girer, manen ve madden bizi serinleten dondurmanın verdiği enerji ve özgüvenle kadının yanına gider, onu tavlarız. işte böylelikle bütün sene boyunca düşlediğimiz yaz imgesi gerçekleşmiş olur, kumsaldayızdır ve onun beline sarılmışızdır. reklamı izlediğimiz basık odalarımızda bir hadi canım küçümsemesi gerçekleşmez, tersine bir acaba ikircikliğiyle sokağın bütün gençleri sahile dondurma almaya gideriz, vakit kendini aşıp aşka gelme vaktidir.

11 Haziran 2009 Perşembe

özür dilerim

ne zaman bir kadından özür dilemeye başlarsınız artık o ilişkinin bitmek üzerine olduğunu anlamalısınız. yapacak daha iyi bir şeyiniz olmadığı zaman ondan özür dilersiniz, bu sizi ırgalamaz da, özür dilemek kabulleniştir, bıkkınlıktır, oluruna bırakmaktır.
geçen sene haziran ayında "hatalı" davrandığım birisine mektup yazmaya karar vermiştim, bunun çok daha samimi ve "elle tutulur" olduğu düşüncesindeydim, mektubu yazdıktan sonra gördüm ki özür dilemekten başka hiçbir şey yazmamıştım, ama böyle bıraktım, çünkü dedim ya, özür dilediğiniz anda geriye pek bir şey kalmıyor.
bir sonraki konumuz:"seni seviyorum"a verdiğimiz cevaplar.

haziran 09

okan bayülgen bundan on sene önce hazır kart ilk çıktığında-çöp adamlı halleri- üstlendiği karizmatik dış ses görevini halen devam ettiriyorsa buna artık dış ses memuriyeti denir.

2 Haziran 2009 Salı

iggy nin yeni şarkısı ve eksendeki herif


iggy nin yeni şarkısını dinledim, tom waitsen, cool bir parça. merak konusu olan tabii ki iggy nin parçayı "live" olarak nasıl icra edeceği, iggy hisli, biz hisli, oturmuş elinde akustik, dinleyiciler çakmakları yakmış, dinlemek istiyoruz efendim.


işte bu şarkıyı eksen de dinledim bu akşam. eksen de akşamları çıkan herife sinir oluyorum. tamam, arada güzel şeyler çalıyor ama o ses nedir birader ya, yani akşam evine gidince ananla da böyle mi konuşuyorsun ya, ne kasıyorsun kendini, adam gibi sun, nasıl bir yapmacıklıktır, sevimsizliktir, bir dinle kendini ya.
görüşürüz, haziran ayınızın güzel geçmesini dilerim.

21



Geçen gün televizyonda kanallar arasında amaçsızca dolaşırken kendilerine denk geldim. Ondan sonra merak edip bir dinleyeyim dedim albümü. Sadece bir kez dinledikten sonra şarkıları şunu diyebilirim ki; bir kaç şarkıda müzik ile sözlerin birbirinden ayrı durduğunu, bütünleşemediğini gördüm ve bu beni rahatsız etti. Albümdeki enstrümental şarkılar fena değildi. Çoğu zaman ilk dinleyiş de bir çok şarkı içimize sinmez , bir beğenme duygusu oluşmaz ancak albümdeki don kişot adlı parçayı sevdiğimi söyleyebilirim.
Albümlerini ilk dinleyiş de pek sevdiğimi söyleyemesem Redd'in yapacağı işleri bundan sonrasında da takip etmeye devam edeceğimi söyleyebilirim. Şarkıların sırası , sözleri tutarlı bir bütünlük sergiliyor. Ortaya bir "albüm" çıkarmışlar. Zaten Redd benim için diğerlerinden ayrılıyor. Göze batmadan, popüler kültüre kendilerini kaptırmadan sadece müzik yapıp yola devam ediyorlar. Böyle şeylere rastlamak pek mümkün olmadığı için bu duruşları bile değer görmeyi hakediyor.

21 Mayıs 2009 Perşembe

reklam çağı

devrim çağı bir eylem çağıdır; bizimkisi reklam ve tanıtım çağı. hiçbir şeyin olduğu yok, fakat her yerde anında reklam var.
Kierkegaard, 1846
Alıntı:Kahkaha Benden Yana, Ayrıntı Yayınları, Çev:Nedim Çatlı.

17 Mayıs 2009 Pazar

selim

gözlerimi kapamıştım ama uyuduğum söylenemezdi, hiçbir şey düşünmezsem uyuyacağım gibi salak bir düşünceyle hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordum ve aslında gerçekten hiçbir şey düşünmüyordum ama yine de uyuyamıyordum.
derken-ki her zaman bir derken olur bu tarz anlatı bozmalarında- telefonum titremeye başladı, sırtüstü uzanmıştım, hiç doğrulacak halim yoktu, hem saat kaç olmuştu ki artık, ve işte hiç durmayacak gibi titriyordu, o titredikçe içim sıkılıyordu, telefonun çalması aklıma binlerce imge getirecekti ve ben hiç uyuyamayacaktım ki ve o sustu. ben tam bir nefes alacakken o depremlerdeki aralardan birini vermişti anlaşılan ve belki bana böyle geliyordu ama bu sefer o daha hızlı titriyordu sanki ve onu açmazsam sonsuza kadar çalacağını ve sonsuza kadar böyle duracağımı bir an belli belirsiz hissettim, aslında bütün bunların hepsi palavraydı sadece kıçımı çevirmeye üşeniyordum ama son bir gayretle telefona elim ulaştı.
saat beşti, arayan numarayı bilmiyordum.
bir an numarayı bilmediğim için rahatladım, çünkü sabahın beşinde tanıdığım hiç kimseye hiçbir söyleyeceğim lafım olamazdı, ama bir yabancıya her zaman söyleyeceğiniz anlamlı bir şeyler bulunurdu.
efendim.
macit abi ben geldim.
bu noktada ne söylememi bekliyorsanız ben de aynısını söyledim, ya da gayri ihtiyarı ne söylememizi beklerseniz onu söyledim.
yanlış numara
ha öyle mi? kusura bakmayın-bu hep fade out tadında söylenir ve son kelime belki de ağızdan hiç çıkmaz.
telefon kapanmıştı ve benim uykum büsbütün kaçmıştı, yataktan kalkıp işemenin uyumama faydası olup olmayacağını düşünüyordum, kalkmak yararlı olabilirdi, en azından maddesel bir tatmin yaşayabilirdim birkaç saniyeliğine de olsa ama
derken
telefon tekrar çaldı.
arayanın merve olabileceğini düşündüm, bu inanılmaz heyecanlandırdı beni.
yine bilmediğim bir numaraydı.
efendim
pardon bana bu numarayı vermişti şemsettin abi nuri abi yi aramam için- ee siz kimsiniz acaba?
işte sabah saat beşte bu soru kafkaesk bir diyalog yaratabilirdi veya normal bir insan olmayı tercih edip sabahın beşinde taciz eden adama saldırgan stil "asıl ben kiminle görüşüyorum"u yapıştırabilirdim, ama demedim, sesi fazlasıyla munis geliyordu bu cevap için. onu kırmamam gerekiyordu, başka bir cevap vermeliydim, ve
abi bu telefon benim değil, merve nin kız arkadaşımın, nuri yi bilmiyorum, -hem benim midem bulanıyor
bir sessizlik oldu
ve sonra yüzüme kapattı.
bunu hak etmemiştim, olabildiğince nazik olmaya çalışıyordum ama bir geçmiş olsun bile alamamıştım.
kafamı kaldırıp gözlerimi tuvalet kapısına diktim.

the mother and the whore


yıllardır adını duyduğum ama izleyemediğim bir filmdi the mother and the whore.
en sonunda izleyebildim ve birkaç cümle söyleyebilirim filmle ilgili.
filmin başrolünde jean pierre leaud var. jean pierre truffaut filmleriyle godard, bertolucci vs nin filmlerinde oluşturduğu persona yı bu filmde devam ettiriyor. jean pierre yine kafası karışık, çok konuşan, sempatik, kadınları etkilemekte sıkıntı yaşamayan, kendisinden başka kimseyi düşünmeyi başaramayan modern entelektüel rolünde. film boyunca hayatındaki üç kadını görüyoruz, kadınlarla olan ilişkisi farklı yönlere doğru ilerlese de jean pierre her durumda sadece onları kaybetmemek için durumu idare etmeye, yalnız kalmamaya çabalıyor. jean pierre birine yaklaştıkça diğerinden uzaklaştığı için dengeyi kurmakta zorlanıyor, dengeyi kurmayı çabaladıkça kadınları ondan iğreniyor. filmin sonunda veronika nın hamile olduğunu öğrendiğinde onu kaybetmemek için evlenme teklif ediyor yine durumu kurtarmak adına, ama yapabildiği sadece veronika kusarken uzaktan ona bakabilmek oluyor.
alexandre karakteri-jean pierre leuad- son dönem türk filmlerinde görmeye alıştığımız entelektüel-hırt erkeklerin fransız sinemasında en güzel örneklerinden-tabii ki onlar gibi susup denizi izlemiyor, konuşuyor, konuşuyor, üç buçuk saatlik filmin ilk üç saati boyunca durmadan konuşuyor, ta ki filmin sonunda kadınları onu susturana kadar. bu filmde godard var, truffaut var, yeni dalga var, her ne kadar yönetmen estauche yeni dalganın dışında da kalsa yeni dalga artık etkisini kaybettiği sırada son bir dalgayla karaya vuran en güzel örneklerden biri oluyor the mother and the whore.
filmi bir kez daha izleyip üzerine uzun bir şey yazmayı düşünüyorum. bu yazıyı ilginç bir notla bitirelim, film 1973 yılında cannes da yarışıyor, ama en iyi film ödülüne ulaşamıyor. en iyi film ödülünü başka bir klasik scarecrow filmine kaptırıyor, fibresci ödülüne ise ferreri nin unutulmaz filmi la grande bouffe yle paylaşıyor, yani şimdi cannes da bir tane klasik bulamıyoruz bazı seneler, o sene üç klasik birden çıkmış, üçünü de izlemenizi öneririm.

itiraflar


i'm a on a plain, i cant complain diye bir nakaratı vardır şarkının hatırlarsın jeremy.
işte o şarkıyı ortaokul, lise ve hatta üniversite yıllarının başına kadar i'm a on a plane, i cant complain diye anlar, uçak ne alaka lan derdim.
her neyse artık doğrusunu biliyorum, şikayet etmiyorum.

taş bina ve diğerleri


aslı erdoğan ın yeni kitabı taş bina ve diğerleri anladığım kadarıyla haftaya piyasaya çıkıyor. idefix de 50 tane imzalı kitabı satacaklarını okurlara müjdeliyor ve ön sipariş alıyor. bu konuda birkaç söyleyeceğim var:


1. Günümüzde ünlü isimlerin kitap, cd vslerinin imzalı kopyalarının internette satılması yeni bir durum değil. peki Aslı Erdoğan bu durumu niye onay veriyor, benim bildiğim kadarıyla Aslı Erdoğan kitapçılarda kitapları üst üste yığılmış onların tüketilmesini bekleyen isimlerden biri değil, yani ortalamanın çok üstünde satış rakamları da yakalasa onu birkaç trendy yazar listemize sokamayız. kısaca bana çok samimiyetsiz gelen bu imzalı kitap olayına niye dalıyor.

2. ben okur olsam ve aslı erdoğan ın kitabını imzalı olması benim adıma önemli bir durum olsa bunun için imza gününü tercih ederdim doğrusu. evet ikisinin de elinde bir imza olacak sonuçta ama birkaç kelime de olsa imzası istenilen yazarla konuşmanın yarattığı duyguyla evinize kargoyla gelen imzanın değeri aynı olamaz heralde, yazar adına oluşan samimiyetsizliğin yanı sıra okur adına da bir boşluk duygusu yaratıyor sanırım ve bir şey daha, okurla yazarın arasında oluşan tek köprü olan imza günlerinin önüne de yeni nesil icatlar bir ket vuruyor, hepimiz evimize gelen imzalarla yetinmeliyiz, aslı erdoğan a tapsak da şimdi bu soğukta beylikdüzüne kim gidecek, işte idefix helal olsun herifçioğullarına.

3. aslı erdoğan ın imzalı kitabına fazladan para bayılarak almak isteyen 50 tane okuru olması da beni şaşırttı-sanırım ön sipariş aldıklarına göre sayı elliden fazla oluyor, bu konuda bir şey demiyorum.

4. aslı erdoğan ın hiçbir kitabını ömrüm boyunca para vererek okuyacağımı zannetmiyorum.

5. konudan bağımsız ama aklıma gelmişken söyleyeyim nasıl olsa burada kendi başımıza takılıyoruz bunun verdiği rahatlıkla söyleyebilirim ki benim için türk edebiyatındaki en önemli kadın isim sevim burak tır alttan biri gelmedikçe böyle de kalacaktır. bir de tezer ablamız var, onun yeri de ayrı.

14 Mayıs 2009 Perşembe

kötü haberlerin dayanılmaz mutluluğu

depeche mode konseri iptal edilmiş, he he, gece gece hiç güleceğim yoktu.
sizin o konsere verdiğiniz parayla ben burada kütüphane kuruyorum lan, ayıptır, oturun evinizde.

8 Mayıs 2009 Cuma

son beş yılın


"tüm zamanların " bölümümüzün belini biraz sıkarak diyorum ki vera drake son beş yılın en sıkıcı filmi, hala izlemediysen kesinlikle izleme, bu kıyağımı da unutma.

itiraf


il divo filminden hiçbir şey anlamadım, bir yerden sonra televizyon izler gibi yandan filmi takip edip gar sakiniyle muhabet ettim.

7 Mayıs 2009 Perşembe

pazar sabahı


geçtiğimiz günlerde bir pazar sabahı kahvaltsını anlatan bir hikaye yazdım, hikaye sadece kahvaltı masasında geçiyor, ilk defa bir yazıda aile hayatına girdim, öykü hoşuma gitti, velvets ın ilk albümünün açılış parçası sunday morning den feyz alarak çıktı bu öykü, aslına bakarsak bana her sabah "sunday morning" ve zaten her sabah ve bazen akşamları ve bazen geceleri bu şarkıyı dinliyorum. her şeyi kenara bırakmış bir huzur veriyor bana bu şarkı, bana kalırsa lou reed in en iyi işlerinden, sadece birkaç satır yazılmış sözler ve ilk saniyesinden içinizde yansıyan bir huzur tayfı.

bu pazar sabahı işini genişletmeyi düşünebilirim, daha uzun bir şeyler yazmak, sadece pazar sabahı üzerinden, şimdilik bir şey yok ama bu konu heyecanlandırdı beni, ayrıca sırf pazar sabahını anlatan bir film olmalı, bir şekilde çakışmalar olabilir, pazar sabahları şehir hayatı yaşayan insanlar için üstüne çok şeyler söylenecek bir konu.
her neyse siz en iyis velvet underground un sunday morning ini dinleyin, en sevdiğim albüm açılış parçalarındandır, öyledir.

selim

kadın senin de diğerleri gibi onu sadece yatağa atmak istediğin paranoyasına kapılmıştır, bunu hiç sevmezsin, bununla ne yapacağını da hiçbir zaman bilememişsindir, ama sen ikna edici hiçbir şey diyememiş olsan da baştan çıkarma kanunları işler ve ikiniz birlikte uzanmışsınızdır, işte bu noktada senin artık seni seviyorum benzeri bir şeyler demen gerekmektedir ama senin aklına sadece karnının acıkması gelmektedir, sessizlik büyüdükçe pişmanlık artar, ne işim vardı burada dersin, bütün her şeyin yatağa atmaktan ibaret olduğunu kendine itiraf edersin, ki bu noktada onun beklediği ve senin söylemediklerin aleyhine ilerde delil olarak kullanılacaktır, o seninle yattığına pişman olur, sen onun pişman olması yüzünden pişman olursun, bütünüyle tatsız bir süreçtir, toplu pişmanlık dalgası içeriyi nefes alınamaz hale getirir, dışarı çıkarsınız, sen bütün müşfikliğinle gülümsemeye çalışırsın ama karşı taraf bunu sadece pişkinlik olarak algılar çünkü artık sen hepsi aynı infazının son kurbanısındır ve işte eve dönmüşsündür, annene ne yemek yaptığını sorarsın, hızla elini yıkamaya banyoya gidersin.

30 Nisan 2009 Perşembe

1 mayıs ve birkaç şey daha

1 Mayıs İşçi Bayramının resmi tatil olmasının üst-orta sınıf burjuva kesimine üç günlük tatil imkanıyla bir yerlere akmalarını sağlaması da 1 Mayıs ın resmi tatil olmasının ironisi olsa gerek.
Evet, o günler geride kaldı, artık 1 Mayıs tatil ama tek anlamı fazladan bir gün daha.
yine de bir şeyin altını çizmekte fayda var jeremy. birçok kere türkiye'de tek parti hükümetlerinin işlemediğini söyledim, söyledik ama ülkemizde yasakları kaldırma adına yapılan üç beş adımın da öyle veya böyle akp veya özal döneminde yapıldığını söylemek zorundayız. ilerleyen yıllarda taksim konusunda da bir atılım bekliyorum, her şeyin bir anda olmasını beklememeliyiz.

yazmaya başladık, en iyisi bir şeyler anlatayım, bugün aklıma geldi, otobüste tek başıma gülmeye başladım. sene iki bin iki falan sevgili batuğ henüz lise öğrencisi, beat yazarlarına hasta bu dönemde. bir gün babası masasının üstünde burroughs un top -oricinıl taytıl queer- kitabını bulur ve biraz karıştırır. akabinde batuğ yu karşısına alır, bu yanlıştan dönmesi için elinden gelen ne varsa yapacağını söyler, psikolog ayarlar vs. batuğ straight olduğuna bir türlü inandıramaz onu, lafla bu işlerin yürümeyeceğini anlar, babasının içini rahatlana kadar, kereta heheh aynı benim gençliğim dedirtene kadar eve birçok kızla gelir, en sonunda mutlu son olur, oğlumuzun ibne olmadığı anlaşılır, ne yazık ki babasının kitapta algıda seçicilik nedeniyle unuttuğu diğer nokta canki olma mevzusu ilerleyen dönemde karşılarına gelecektir.
bunu dinlerken çok eğlenmiştim, zaten burada en iyi yaptığım şey anıları anlatmak, yazalım dedim. ara sıra ben de peder benim kitapları okusa ne der diye düşünüyorum, ama bugüne kadar sadee zamanında elimde maldorar ın şarkılarını görüp he he şarkı mı okuyorsun, ne adamsın yav dedi bana.
burroughs demişken bir şey daha. geçtiğimiz günlerde arabölge kitabını ayrıntı çevirisinden okuyordum. kitabın arka sayfasında burroughs u anlatırken calvino, artaud, sade, joyce vsyle analoji kuruluyor. açıkçası bu kitap arkası olayına çok kılım, kitapları bunları okuyup alan insanlara da çok kılım. bilmiyorum ben burroughs un joyce la hiçbir düzlemde karşılaştırılmak isteyeceğini sanmıyorum. ortada bir kitap var ve onu sattırmalıyız, o zaman ünlü isimleri dayayalım olsun bitsin. bir kitabı arkada yazılmış birkaç satırla tanıtma çabası yeterince yücegönüllü, bir de üstüne hiçbir temellendirmeye dayanmayan bu isimler. hele bu kitap arkalarının basmakalıp cümleleri. aynı adamın birkaç kitap arkası yazısını okumak eğlenmek için yeterli saiki veriyor insana, bu kitap arkası yazarlarının kitabı yapılmalı, oğuz atay önsözlere değinirken bu konuyu es geçmiş.
son olarak bir daha burroughs ve ara bölge. ara bölge kitabının son bölümü "kelimeler"i yazarken nasıl bir ruh halindeydi, ne almıştı, bu ne kadar marazi bir metindir çözemedim, çözemiyorum.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Dağınık

Bir şeyler yazmayı denedim , sonra yazdıklarımı toparlayamayıp hepsini sildim. Lüzumsuz'un isteğini yerine getirmek için geçen gece yazdığım şeyi koyup bırakıyorum. 


Gördüğüm sadece sallanan ağaçlar
Duyduğum sadece rüzgarın sesi
Bir kedinin miyavlaması kendime getiriyor beni
Yüzüme çarpan soğuk kaybolan sarhoşluğumu hatırlatıyor

Attığımda kendimi yatağa
Dönüyorum durmadan
Bir sağa,bir sola
Her sabah kurduğum düzeni
Her gece yeniden bozuyorum

24 Nisan 2009 Cuma

anna karina ve made in usa


az kişiyle konuşabilsek de ağzımızdan düşmeyen konulardan biri karina nın hangi godard filminde en güzel olduğudur.
genellikle vivre sa vie ve bande a parte izlenmiştir belki pierrot le fou ve bu yüzden hep karina nın siyah beyaz filmlerde daha güzel olduğu söylenir. ama bir de gözden kaçırılan made in usa filmi vardır, godard az bilenen filmlerinden biridir made in usa, belki o zaman planlanan bir şey yoktu ama godard hayranlarına son bir kıyak çekmek istemişti bu filmde.
filmi geçenlerde tekrar izledim ve yine hiçbir şey anlamadım, üzerine bir çok şey okuduğum için duruma hakimim ama zaten godard bu filmde bir şey anlatmak istememiş sadece göstermek istemiştir. godard onun hakkında bildiğim iki üç şeyle aynı dönemde bu filmi çekti, hatta aynı anda ve filme başlarken aklında hiçbir şey yoktu ve karina dan ayrılmak üzereydi. işte bu noktada godard ortak aşkımız karina dan başka hiçbir şey ifade etmeyen bir film çekmek istedi, diğer filmlerinin aksine erkeklerin bütünüyle silik kaldığı made in usa bir bakıma şu ışkta karina yüz planı, bir de şu planda şu giysiyle alalalımın olduğu bir filmdir. karina ya hepimizin ortak vedasıdır ve godard bunun mükemmel olması için her şey yapmış, anna karina imgesini mitleştirmiştir. belki diğer filmleri için de benzer cümleler kurabiliriz ama bu filmde karina için ağzımızdan sadece güzel kelimesi çıkar, karina bir kadından ziyade görselliğinin gücüyle bizleri büyüleyen bir deniz manzarasından farkı kalmaz, ne yaptığından emin olmayan o koca gözlerin film boyunca eksik olmayan gülümsemesi vedayı kusursuz yapar ve godard filmografisindeki yerini alır. o yüzden diyorum ki-yukardaki resim le petit soldat tan alınmıştır godard ın onu kullandığı ilk filmdir, diğer filmlerin hepsinde okuduğumuz karina personası bu filmde mitleşir, kesinlikle izlenmesi gereken bir film.
bir arada antonioni filmlerinin hangisindeki monica vitti yı seçtiğimizi konuşalım.

radyo eksen


dün burak la yaptığım iki saatlik telefon konuşmasının sonunda arada bloga yaz da yaşadığını anlayayım demiştim, o zaman bizi okuyanlar varsa onlara yaşadığımı hatırlatmam gerek.
oysa ekim ayında ne güzel yazıyordum jeremy.

bugün eksen dinledim biraz, uzun bir süre sonra.

bir parça çaldı, is it love or is it just paris diye bir nakaratı var. bir süre düşündüm, bunu istanbul a nasıl uyarlayabiliriz diye bir şey bulamadım, bu arada paris te aşk didaktizminden nefret ediyorum. tsai ming liang nın what time is it there filmi hepinize kapak olsun. şarkı da tam yaz parçası tutar yani my heart is burning, paris is burning gidiyor böyle, kaldı bile aklımda.

sonra placebo english summer rain çaldı, placebo yeni albüm yapmış ama dinlemek için en ufak bir isteğim yok, bu english summer rain i liseye giderken en azından yirmi kere çalmışımdır müzik çalarda; ki albümün en az dinlediğim parçalarındandı, yani işte böyle oluyor bir yaştan sonra.

ama bir de guns roses çaldı, allahım axl rose, bu adamı artık dinleyen hiç kimse olmasın, dinleyenler de bu çağrıma uysunlar lütfen. ne kadar demode bir müziktir bu ya, üç dakika dayanamadım çin demokrasine, slashinide al da git buralardan! ve bono, yeter be abi, içimi sıkıyorsunuz.

ne çaldı, oasis, blur, smashing pumpkins-1979- joy division falan. yani sevdiğimiz grupların sevdiğimiz parçaları, shes lost control, boys girls gibi. dinlemesem de radyo eksenin hala devam ettiğini bilmek güzel bir şey, biz bu şarkıları dinliyorduk bu radyoda hatta bir kısmını buradan öğrendik ve hala o şarkılar orada, seninle aynı şeyleri dinleyenlerin takıldığı bir radyo, her zaman devam etsin eksen!

10 Nisan 2009 Cuma

ocak iki bin dokuz, tünel


zeki demirkubuz duy sesimi, ben bu ortamların adamıyım, aradığın adam benim!
ek:fotoyu çeken gar sakinine teşekkür ederim, her ne kadar burada titretse de kendisi büyüyünce çok büyük işler yapacak eminim!

1 Nisan 2009 Çarşamba

nisan

nisan 1 deyince sanırım size bir hikaye anlatmam gerekiyor, elimde küçücük bir şey var, bununla yetinelim jeremy.
işte nisan 1 hepimiz birbirimize şaka yaparmışız, en azından öyle söyleniyor, bana kimse şaka yapmıyor, her neyse, eski dostlarımın bir anısını sizinle paylaşmak istiyorum. şimdiden söyleyeyim kendi başımdan geçen olayları, arkadaşımındıydı diye size yedirmiyorum, yine de istediğinizi düşünmekte serbestsin tabii ki. nisan 1 de sevgilisine "şaka" yapmak isteyen hatun kişi hamileyim der, oğlan hamile kelimesini duyduğu anda başka bir boyuta geçer ve korunma psikolojisiyle o çok sevimsiz benden olduğunu nerden bileyim der ve sonra kavga başlar, ayırılırlar falan filan. bunu bana anlatığında düz bir insan olarak çok eğlenmiştim, sonra bir şekil düzeldiler ama nasıl desem aslında doğrusu buydu birbirilerine anlamaları adına.

pekala nisan üzerine ne demeli. şarkıdaki gibi "merhaba, seni seviyorum, bana ismini söylemeyecek misin" fütursuzluğunun geride kaldığı bu nisan birde bütün öğleden sonra people are strange in sözlerini hatırlamak için önüme geleni taciz ettiğim nisan gününün neşesini düşünüyorum, günün sonunda şarkının sözleri aklımdaydı, aylak aylak evime dönüyordum, nisan hep düşünmeyi bir kenara bıraktığımız ay olmuştur, umarım bu nisan da bunu başarabilirim.

en son olarak bir itirafla tamamlayım yazıyı. geçtiğimiz hafta gar sakinine senden daha iyi fransızca konuşabilmek için bir fransızla evleneceğim/yaşayacağım demiştim. sonra bir anlık da olsa bunu düşündüm, gerçekten ne güzel olurdu, birlikte fransa ya giderdik, üç sene orada yaşayıp askerden yırtardım, sonra istanbula dönüp asmalı da karımın babasından kalan mirasla robinson crouse tarzı bir kitabevi açardık ve bununla da kalmazdık, babamın mavi genlerini verebilirsem o takvimlerdekine benzer bir veledimiz bile olabilirdi ve gerçekten güzel olurdu.
ama dedim ya sadece bir an düşündüm bunu..
ya da
neyse bu kadar.

24 Mart 2009 Salı

mart iki bin dokuz lüzumsuz notlar

gazetede plath ın oğlunun dün intihar ederek öldüğünü okuduğumda engelleyemediğim çarpık bir gülümseme belirdi dudağımda.
haberin devamında intihar eyleminin genetik olup olmadığının "bilim" adamlarınca araştırılacağını okuyunca bir daha gülümsedim.
sonra sayfayı çevirdim.

mart iki bin dokuz lüzumsuza notlar

adorno mimima moralia kitabında proust ın okuyucunun yazardan daha zeki olduğunu düşünme mahcubiyetini yaşamamasını düşünecek kadar nazik olduğunu yazıyor.
tahmin edersin ki hiç bu açıdan bakmamıştım olaya, evet adorno bir filizof olduğu için bu bakış açısını yadırgamamak gerek, hem üstat birilerine sokuyorsa bildiği vardır diyelim, peki bize dönecek olursak bu mahcubiyeti yaşıyor muyuz hiç? aslında birkaç kere böyle şeyler geçti aklımdan, "mahcubiyeti" hissettim sanırım, isim vermek istemiyorum, çünkü bu okurla yazarın özeline giriyor, her neyse galiba yazmaya çalışmamın bir etkeni de bu biliyorsun, özgüven meselesi farklı sebepler bulma çabası.

13 Mart 2009 Cuma

mart iki bin dokuz


evet, galiba iyice burayı, çok komik bir bak, forward muhabetlerine döndürüyorum ama bu gerçekten çok komik.

8 Mart 2009 Pazar

Şeyler

... Çünkü otuz yaşına gelmemiş insanların belli bir bağımsızlığı korumaları ve keyiflerine göre çalışmaları kabullenilse de , hatta zaman zaman serbestlikleri , açık görüşlülükleri , deneyimlerinin çeşitliliği ya da "çok yönlülük" diye adlandırılan nitelikleri takdir edilse de, otuz yaş dönemecini bir döndüler mi (böylece otuz yaş da bir dönemeç gibi görülmeye başlanır) , çok çelişkili bir davranışla müstakbel işbirlikçilerden herbirinin kesin bir istikrarlılık göstermesi , kesinlikle dakiklik , disiplin , ciddiyet ve sadakat duygusuna sahip olması şart koşulur. ...
... Otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz...

Böyle betimliyor Perec "Şeyler" adlı romanında hayatımızın bir döneminde karşımıza çıkan bu zorunlu değişim sürecini. Kitapta 60 lı yılların Fransa'sındaki iki gencin hayatlarından ödün vermeden her şeye sahip olmaya çalışması anlatılıyor. Hikaye günümüzde geçerliliğini korumakla birlikte ,   bence bu ortaya konan tablonun ürkütücü yanı daha güçlenmiş durumda.

Okuduğum ilk kitabı olan Uyuyan Adam da olduğu gibi bu kitapta da maddesel yanı ağır basan dünyaya bir eleştiri var.Çevreme baktığımda bu durumu oldukça net görebiliyorum zaten. İnsanlar oturma grupları ,beyaz eşyalar , marka giysiler ,evler , arabalar alma derdindeler. Bilinen yerlere girilip oturulmalı ,pahalı restoranlara gidip yemekler yenmeli. Elinin altında bir anahtarı olmayanın hiçbir değeri , hiçbir şansı yok . Oturup bir şeyler üzerine kafa patlatmamalı,sadece mekanikleşip bir şeyler yapmalı , kazanmalı ,kazanmalı ,kazanmalı... Kazanacağı /kazandığı paralarla satın alacağı şeyler onun her daim aç kalan egosunu tatmin etmeli ve bu tatmin öyle bir başını döndürmeli ki başka hiçbir şey görmemeli. 
Bu doymak bilmez istemenin gereksinimi olan çalışmayı da şöyle değerlendiriyor yazar ;

... Çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği kesin ama çalışan da yaşamaz...

Tabi ki de bunun sonucunda  yapılması gereken zorunluluklar bir kenara atılmalı gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Burada kastedilen çalışma olgusu ile Camus'nun "Öleceğini bilsen de yine çalış" sözündeki çalışma ifadesi aynı şeyi ifade etmiyor. Ben farklıyım ,ben düşünüyorum maskesinin ardına sığınılıp elde ettiğimiz tüm başarısızlıkları bu sisteme yükleyemeyiz. Bir şekilde insanlar kendilerine bu düzenin içinde küçük bir yer edinip savundukları değerleri yaşatabilirler ve de bu sisteme karşı savaşımlarını sürdürebilirler ki doğru olan da bu. Yazın ve sinema dünyasında severek okuduğum, seyrettiğim önemli kişilere bakınca bunu buluyorum ve benim içinde doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum. Ben kendim için bunları ne kadar uygulayabilirim bilmiyorum ama yapmak istediğim şey bu ,  yaşamak istediğim hayat bu.

Kitaptan az da olsa uzaklaşıp son dönemlerde kafamı oldukça kurcalayan meseleyle ilgili görüşlerimi paylaştım ama sanıyorum ki buraya  da yazmam gereken yazı böyle olmalıydı.Biraz karışık , yer yer yanlışlarla dolu olabilir kusuruma bakmayın.

Kitabın sonunda yer alan Marx'ın sözü ile bitiriyorum..

Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma , açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir.

3 Mart 2009 Salı

mart iki bin dokuz


karikatür okumayı pek sevmem, ama latif beyin yeri ayrıdır, paylaşayım dedim.

24 Şubat 2009 Salı

iki bin dokuz şubat

dün ilk defa taksim şişhane metrosunu kullandım. levent den geldiğimiz araçtan inip yeni bir araca binmek zorundasınız. kullandığımız araçlar farklı, sanırım avrupa dan ithal, eski stilden daha hoş. araca bindiğimiz de dikkatimizi çeken nereye gittiğimizi gösteren levha ve onun yeşil kırımızı ışıkları oldu. şimdi taksim desiniz, az sonra şişhane, birazdan unkapanı ve sonra.. ama pardon unkapanı durağı daha açılmamıştı, ama yeşil ışık yanmaya devam ediyor. sanırım sevgili büyükşehir belediyesi her açılan durak için "edit" yapmamak adına yapmayı düşündükleri bütün durakları bir seferde basmışlar. hem böyle daha havalı duruyor sanki. evet, ilk açıldığı sıralar 2004 yılında aksaray a geleceği söylenmişti ama şu an 2009 yılında yanıp sönen ışıklarla içimizi ısıtıyoruz. hayal etmesi bile güzel aslında. hem dikkat edersen jeremy, m2 işaretini görmüşsündür, m1 de marmaray oluyor sanırım, pekala şimdilik sadece hayal ediyoruz.

hazır konu lalesi ve metrosuyla ünlü büyükşehirimize geldi, seçim konusundaki düşüncemi de yazayım. kılıçdaroğlu nun adaylığı açıklandığından beri bir gün ona vereceğim diyorum, öbür gün size günahımı bile vermem diyorum. farkettim ki ne zaman kılıçdaroğlu nu görsem, ondan soğuyorum, asla bu adama oy vermem diyorum. ama ne zaman erdoğan veya topbaş ı görsem-benzeri bir durum anakralılar için de geçerlidir sanırım- işte o zaman kılıçdaroğlu diyorum. aslında bu tamamıyla sürekli kazananların kaybettiklerini görmek için duyduğum sapkın eğilimle alakalı. evet, bir kerecik olsun kaybetmeliler ve biz onları televizyonda izlerken eğlenceli bir akşam geçirmeliyiz, 2009 mart seçimlerinden beklentim bu, daha fazlası şimdilik hayalperestlik geliyor gözüme.

20 Şubat 2009 Cuma

Yazmamak... Yazamamak...

Lüzumsuz Adam bu blogu açmadan önce aylakzamanlar adında bir bloga sahipti. Bunu açarkenki düşüncesi benimle ve gar sakini ile birlikte bir şeyler yapabilmekti. Ama görüyorsunuz ki çok da değişen bir durum yok ortada.Hala tek başına yazmakta. Kendisi grubumuzun tembelliğini daha önceki bir yazısında vurgulamıştı zaten. Peki ben niye aynı şeyleri yazıyorum tekrar? Sadece neden yazmadığımın gerekçesini açıklamak istiyorum. 
Belli dönemlerimizde içine düştüğümüz duygusal karmaşalar sırasında kendimizi bir şekilde rahatlatmak ihtiyacı duyuyoruz. Bunu bir şeyler yazarak yapmak bu yollardan bir tanesi. Fakat kendi yazdıklarıma dönüp baktığımda bunların kopuk , dağınık , bir yazı değeri bile taşımayan şeyler olduğunu gördüm. Sarhoşluk sonrası muhabbetlere benziyordu. Biraz dumanlandıktan sonra sadece anlatma ihtiyacından sarfedilen sözcükler gibi. Böyle yazılara dönüp baktığımda kendimi yazmaktan uzaklaşıyormuş gibi hissediyorum ve bu istediğim şey değil. Lüzumsuzun tavsiyesine uyarak bir günlük tutmaya başladım . Ankara'ya döndükten sonra bir on gün kadar hiçbir şey yapmayıp sadece neler yapmam gerektiği üzerine kafa yordum. Kalemimden çıkan yazıların daha terli toplu olması için kendimi biraz dinlenmeye çekip , aklımdaki fikirleri notlar alarak daha sonraya bırakmaya karar verdim. Zihnim biraz temizlenip , kendimi hazır hissettiğim zaman bunları şekillendirmeye çalışacağım . Bu süreçte kendiliğinden  bir okuma düzenim oluştu ve de her dönem aslında ihtiyaç duyduğum bu alışkanlığımı koruyarak düşüncelerimi geliştirip içimdekileri bu kitaplarla paylaşarak yoluma devam ediyorum. 
Bunları aslında buraya yazmayıp lüzumsuzla telefonda konuşup da anlatabilirdim. Telefona elim gitmedi , biraz da buraya yazmayı özlediğimden bunları zorla sizlere de okutmuş oldum . Kusura bakmayın . Görüşmek üzere...

17 Şubat 2009 Salı

recep ivedik üzerine

wendy nin yorumu bana recep ivedik i hatırlattı, yazmayı düşünüyordum birkaç satır, yazalım bakalım.
madem türk sineması konuşuyoruz, o zaman yaparken hiç vicdan azabı çekmediğim bir genellemeyi paylaşmak istiyorum, on türk filmi varsa dokuzu üzerine konuşulamayacak filmler oluyor, diğer bir tanesi ise birkaç kelam edebileceğimiz denemeler oluyor. evet recep ivedik bu dokuz un bir tanesi. ama taylan biraderler in deprem filmi veya altıoklar ın son denemeleri de bu dokuzları oluşturuyor. ne deniliyor şahan ın filmi tv skeçleri kalitesindeymiş. bir film biçem olarak özgün olmadıktan sonra o filmin iyi çekilmiş olması hikayesi kofti-bu kadar basit bunun tanımı, hiç yormayacağım kendimi- olduktan sonra neye yarıyor. evet taylan biraderler iyi "çekmiş" filmlerini, peki sonra? eğer bu filmler anaakım seyircinin izlemesi için yapılan başka hiçbir kaygısı olmayan yapımlarsa halkın istediğini verdiği için şahan gökbakar ı kimin suçlamaya hakkı var? bu mevzunun diğer ayağı da şahan gökbakar ın son derece "banal" olması. bakın bu adamın dört beş sene önce skeçleri dönüyordu, biz de gayet eğlenerek izliyorduk, en büyük yeteneği olan doğaçlamayı iyi kullanıyordu, birkaç dakika sonra tekrara düşse de "yakaladığı" zaman eğlendirebiliyordu ve bu çizginin benzeri bir şeyleri sinemada deniyor anladığım kadarıyla x y'ye giderse benzeri bir anlatım; bakın insanları bu filmi komik buldukları ve gittikleri için eleştirmek ayrı bir şey, bu filme gittikleri için küçümsemek ayrı bir şey, böyle bir anlatım benim ilgimi çekmiyor, muhtemelen dört beş sene önce güldüklerimi şimdi izlesem pek eğlenceli gelmeyecek ama bu filmi diğerleri yanında ayrı bir noktaya çekmeye çalışmak bana çok anlamsız geliyor, evet eskiden kötü bir filmi bir kişi izliyordu şimdi on kişi izliyor, peki ne değişiyor? ve diğer taraf, filmi ve şahan ı küçümseme, bakın süt filmini iki bin beş yüz kişi izledi, bu filmden bu kadar rahatsız olan kitlenin sinema zevki ne, gerçekten böyle bir kitle var mı, veya onu küçümseyenler ıssız adam a gidiyor olmasın, örnekleri çoğaltabiliriz, uzatmayalım.
şahan gökbakar ın ilk film vizyona girerken uzak filmi hakkında yaptığı adamın biri var galatadan sultanahmet e yürüyor on beş dakika, hiçbir şey anlamıyorum, siz bakmayın onlar ne paralar kazanıyor vs açıklamaları, akabinde bilkent tiyatro okumuş birisi olarak en son ömer seyfettin okuduğunu söylemesi ve en son olarak anti entellektüel tanımlaması üzerine kelam edilecek cinsten. aslında gökbakar ın anti entellektüel tanımlamasını tam olarak anlamasam(çünkü bunu açmamış, anti kelimesi garip bir anlam ifade ediyor) da burada az önce değindiğim kötü film olayından veryansın ettiğini, günah keçisi edildiğini düşündüğünü söyleyebiliriz. ama bence bu anti entellektüel söyleminde de kitap okumuyorum söyleminde de böyle olmaktan gurur duyan bir adam düşüncesi var ve bu yüzden anti entelektüel gibi ne olduğunu da tam olarak anlayamadığımız bir tanım yapma ihtiyacı istiyor, işte bunu da ben anlamıyorum, filmi 4.5 milyon kişi izlemiş, ülkenin en büyük firmalarından birine reklam kampanyası yapmışsın, daha ne isteyebilir ki insan ve zaten türkiye de adı sürekli entelektüel bir çevre olmadığına göre bu serzeniş kime? adam hepsinin yapmak istediğini yaptı işte, gerisi hikaye.
son olarak bir berber anımla yazıyı tamamlıyorum. geçtiğimiz şubat ayında mahalle berberimizdeyim, akp/militarist minvalde bir söylemle ırak a girişimizden övünçle bahsediyordu(k) ki konu recep ivedik e geldi. yirmi beşten küçük olmasına ihtimal vermediğim berberim nedense bana mütemadiyen abi diyordu ve sonra recep ivedik filmine ikinci defa giderek türk sinemasına katkıda bulunmak istediğini söyledi ve onay için öyle değil mi abi dedi ve abi/ben de kafamı salladım ve bir daha o berbere gitmedim. işin ilginç yanı berberimin söyleminin aslında doğru olması. son yıllarda türk sinemasında gördüğümüz "sanat" filmi patlamasıın altında erdoğan, yılmaz, gökbakar vs nin filmlerinden elde edilen vergilerle oluşturulan kültür bakanlığı fonlarının büyük rolü var. ve belki de şahan gökbakar çektiği filmle cannes da altın kamera alan bir türk yönetmenin önünü açacak, bu da işin ironisi olsa gerek.

15 Şubat 2009 Pazar

if ve film festivalleri üzerine

evet çok değil bir sene önce istanbul da görmeye alışık olmadığımız bir kar yağışı olmasına rağmen gözümüz ürkse de ben ne yapıyorum desek de çok kurcalamadan, .çok oflamadan sabahın köründe pufidik koltuk isimli garip filmi izlemek için sıcacık evimizden çıkıyorduk.
şimdi ise programı şöyle bir göz ucuyla bakıp tamam gitmiyorum diye kestirip atıyorum, aslında bu ani geçişler benim için sıradan bir şey, kendimle çelişmemek gibi bir sorunum yok jeremy.
yine de bu sene kısaları izleyecektim, ama kısaları bu sene kadıköy e almışlar, kadıköy e gitme düşüncesi bile ürkütüyor beni, biliyorsun karşı tarafla iletişime giremiyorum.
aslında davos ruhuna koşut "bundan böyle benim için if bitmiştir" kestirip atışımın nedenini aramak için geçen seneye dönmeliyiz sanırım. ismini hatırlayamadığım bir film için gar sakiniyle ikimizin bileti vardı ve film saatini birbirimize sorarak teyit ettikten sonra bizim hesabımıza göre salona on on beş dakika önce gelmişken filmin on dakika önce başladığını öğrendiğimiz an if bitmişti bizim için, sadece bunu anlayabilmek için üzerinden bir sene daha geçmesi gerekiyordu ve bilirsin karşı taraf ne derse soruşturmadan kabul eden insanlardanım ve aynı şey gar sakini için de geçerli ve bu bizim başımıza çok daha büyük sorunlar da çıkarmıştır ve işte ikimiz de film saatini bilmiyorduk, biletmize bile bakmadık ve sonra kapıdaki çocuk alamam dediğinde melul-melun lanet demektir jeremy, bkz:bu kalem melun) melul birbimirize bakarken cevval ve şirrret hatun kişi hala içeri girmeye çalışıyordu ve işte gördüğün üzere if le bir dahaki buluşmamız bilinmez bir tarihe kaldı.
tamam, bu kadar saçmaladık, biraz toparlayalım. gerçi okuyan kaldı mı yazıyı bilmiyorum ama ben düzeltmek için geri dönmeyeceğim, şunu demek istiyorum istanbul da üç tane major film festivali var bu üç festivalde yaklaşık iki yüz yeni film gösteriliyor, bir senede izleyebileceğiniz iyi film sayısının kabaca onun üstüne çıkamayacağını düşünürsek ve bir de basettiğimiz festival if gibi seçimlerinde gerektiği gibi özen göstermeyen bir festival olunca birçok filme şüpheyle bakıyorsunuz ve her yerde bulanabilecek hit filmler dışındaki filmlerden uzak durmanız gerekiyor ve bu seferde festivalde izleyecek geriye pek bir şey kalmıyor, belki meraklıları için fantastik sinema ya da gökkuşağı...
festivallarle ilgili genel düşüncemin değiştiğini de eklemeliyim. istanbul film festivalinde de artık üç film üstüste izleme gibi bir şevkim yok açıkçası. bunun iki nedeni var. birincisi benim kibrimden kaynaklanıyor belki de. sokurov, tsai ming liang gibi yönetmenlerin filmlerinin dolu salonlarda oynamasını kafam almıyor, ve sonra film başlıyor, seyirci yarım saatte sıkılıyor ve ben rahatsız olmaya başlıyorum onların gürültülerden, vizyondayken üç kişiyle birlikte film izlemeye alışmış biri olarak beni bu durumun ne kadar rahatsız ettiğini anlayabileceğini düşünüyorum jeremy. ama yine de bunun çok bir önemi yok, bu biraz benim genel müşkülpesentliğimle ilintili, asıl sorun filmlere olan yaklaşımımı sağlıksız bulmam. yirmi dördüncü film festivalinde sevgili birsen le filmlere giderken o bana filmlerle ilgili çıkışlarda notlar tutmamı salık vermişti, ki gerçekten yaptım da-hepsi kayboldu ayrı mesele- bir bakıma her filmin çözümlemesini yapıyorduk. sonra bundan vazgeçtim ve her sene gittiğim film sayısı arttı ve gitgide tüketme döngüsünün içine girdim ve bu durumu yadırgamıyordum. evet bilmem nereden gelme filmi mi var izleyelim, x de ödül mü almış, hadi gidelim, o saatte boşluğum var doldurayım vs.. kısacası birçok film izledim ve birçoğu hakkında bir fotoğraf karesi bile yok aklımda. yirmi yedi de izlediğim chabrol filmi hakkında bir arkadaşımın geçtiğimiz ekim ayında görüşümü sorduğunda filmle ilgili hatırladığım tek şeyin chabrol ve başrolde ozon filmlerindeki hatun olduğunu görünce festivallerde ne yapmam/yapmamam gerektiği konusunu kafamda nihayet çözdüm, bütün festival boyunca hasta olduğum yirmi yedide aklımdan geçen niye gidiyorum lan ben bu filmlere sorusu kafamda bir daha canlandı ve bugüne kadar sürdürdüğüm film izleme ahvalimi bir kenara bıraktım, bu sene sadece bazı türk filmleri ve beklediğim bazı filmleri-misal delta- izleyeceğim, durum benim için bundan ibaret.
aslında her şey seyircinin samimiyetinde bitiyor. haftaiçi sabahın on birinde oynayan fas filmi "full" salona oynarken, cumartesi sabahı atlas ve emek teki film bileti kuyrukları handiyse kesişecekken vizyona giren süt filmi iki binlerde, pandora nın kutusu altı binlerde kalıyorsa seyircinin eğilimleri üzerine düşünmek gerek. seyircinin entellektüel olma güdüsü/çabasıyla varabildiği nokta ve sanata genel bakış açısıyla ilintili bilinçsiz tüketimiyle kişinin ne kadar kesiştiğini düşünmek ve ona göre ilerleyen festivallerde gardını almak.
her neyse durum böyle, istanbul film festivali için size "on öneri listesi" yapacağım ilerleyen günlerde program netleşince, artık sonrası da size kalmış.

11 Şubat 2009 Çarşamba

yky

aslında yky den içeri girmezdim, saat başı niteliksiz adam 2 yi sora sora yüzüm kalmamıştı, ama sevgililer gününe özel sevda sözleri vb minvalinden afişin içeriğini tam hatırlayamıyorum bir kampanya yapmakta olduklarını görünce önce bir dumur, sonra sinir, sonra bir duraklama, sonra içeri giriş.
evet içerde bazı kitaplara özel bir indirim vardı. süreya nın sevda sözleri, taşkent den leyla ile mecnun, hikmet in ferhat la şirin i, sabahattin ali nin kürk mantolu madonna sı ve kuyucaklı yusuf ve yüzbaşı şemsettin in mandolini-bunun filmi vardı, biz liseye başlarken girmişti ,hatta bir "okul kırmasında" biz bu filme gitmiştik, lanet- ve şimdi hatırlayamadığım birkaç kitap daha. bunlar sevda sözleri oluyormuş, diğerlerine ne tanım verdiklerini bilmiyorum ama cansever im uyar ım ben nerdeyim diyorlardı bana.
pekala içerde ulyses, proust vb satan bir yayınevinin bu kadar popülist bir uygulama girmesiyle ilgili ne denmeli kestiremiyorum. acaba enis batur ne düşünür bu konuda; her neyse garip ve üzücü bir andı.

3 Şubat 2009 Salı

iç deney üzerine

selam
iç deneyi bıraktığım yerde bulmak şaşırtmıyor beni, yazmayı pek sevmeyen bir ekibiz biz. bir araya gelince de evet ya hayat işte ne yaparsın deriz veya yemekteyiz izleriz, işler böyle akıyor bizim buralarda.
sizlerle olmadığım süreçte bir defter tutmayı başladım. aklıma gelen her şeyi buraya yazıyorum, eskiden her yerden kağıtlar çıkıyordu ve artık bir düzen yakalayabilirim. ve bu noktada iç deney ne işe yarıyor artık diye düşünüyorum. pekala, iç deney de yeterince samimi olamıyorum. mesela fatih özgüven le yeşim tabak ın ne seçtikleri hiç umrumda olmasa da bu konuyla ilgili bir yazı yazıyorum. yani iç deney de istediğim gibi rahat değilim, aklımdakileri yazmıyorum, yazmadıktan sonra da yazmanın pek bir anlamı kalmıyor.
ve yine bu aralar on beş nisana kadar yetiştirmem gereken varlık dosyasına zamanımı hasredeceğim. her zamanki gibi kesin bir tarih almak beni kendime getirdi, bir şeyler çıkartacağımı sanıyorum.
sonrasına "sonra" bakalım. aklımdayken, herkese soruyorum sana da sorayım, istikal a bir gece konan devasa mango mağazasının olduğu yerde ne vardı, eğer bunu biliyorsan son günlerdeki en büyük derdimden kurtaracaksın beni.
bu arada yeni rüya sinemasına korkmadan gidebilirsiniz.
şubat ayı umarım senin için iyi geçer, şansımız yaver giderse belki kartopu oynarız ne dersin jeremy?
hadi eyvallah.

13 Ocak 2009 Salı

kınıyorum


efendim bugün iki yazı yazdık, bir daha yazmazdım, bu hafta da kolayına yazmazdım ama akşam saatlerinde okuduğum bir haber beni çok şaşırttı, yazmak istedim.
istanbul modern de bu ay robert mıtchum ve cool doğuşu başlıklı bir program var. küratör sevgili fatih özgüven ile neci olduğunu çözemediğim yeşim tabak. beyfendinin iki filmi seçilmiş ve başka filmler daha var. hiçbir zaman film noir türünün takipçisi olmadım ama zaten bu listede film noir dan kopuk bir liste ve şunu diyorum adında cool yazan bir liste var ve o listede alain delon, le samourai yok. bu filmi izlemeyenlere şiddetle öneriyorum, sinema tarihinin benzeri olmayan doruk noktalarından biridir bu yapım. ve bu cool doğuşu listesini de kınıyorum, ayıptır yav.

iki bin dokuz, ocak

galiba dünyada bitter sweet symphony dinleyip lahmacun yiyebileceğimiz tek yer istanbul.
ve biz iki bin dokuz yılında orhan veli nin gözlerini kapadığında tahayyül ettiği istanbul a sahip olmadığımıza göre galiba bu "galiba"lar bizim istanbul u sahiplenmemizi sağlıyor.

afiş mevzusu


evet, geçtiğimiz aylarda ismini hatırlayamadığım bir türk filminin afişinin gördüğüm en kötü afiş olduğunu açıklamıştım, ama genelleme yapmak gerçekten riskli ve gereksiz bir iş. belki afişlere eskiden dikkat etmiyordum ve artık çok dikkatliyim; neyse bu sefer bir tanımlama yapmıyorum ve bu renoir vari sınıf mücadelesi filminin-öyle olduğunu tahmin ediyorum afişe göre- afişinin takdirini sevgili okuyuculara bırakıyorum. ama yine de duramıyorum, abi şu gecekondu, villa nedir ya!
her neyse bir de woody nin filminin afişi var. geçen sene aylak zamanlarda woody nin vizyona giren filminin afişinde-cassandra nın rüyasıydı ismi sanırım- match point in yönetmeninden yazdığını söylemiş ve bunu eleştirmiştim. bu sene durum daha ilginç bir hal aldı. afişin hiçbir yerinde woody nin ismi geçmiyor. durum aynen şöyle, scarlett var, cruz var, woody yönetse ne olur, yönetmese ne olur.
bence çok can sıkıcı bir durum, insanın filminin vizyona giridği ülkelerde afişe müdahale etme hakkı var mı bilmiyorum, ama belki de woody böyle şeylere takılmayı yıllar önce bırakmıştır.
o zaman son bir sinema haberi, jarmush un filmi mayıs da cannes da, akabinde vizyonda, kadroda bankole-jarmush severler hafızalarını zorlasın- murray, ölü hatun swinton ve işte bunu bekliyor bütün hanımlar garcia bernal var.
bakalım bakalım.

11 Ocak 2009 Pazar

okumalar üzerine

bu aralar yapabildiğim tek şey boş boş oturmak. yaşadığım odak sorunu okumalarıma ket vurdu, birçok kitaba başlıyorum ve sonra bırakıyorum. bir kitabı eline alıp okuyamadığın zaman bence en azından birkaç ay o kitabı bir daha eline almamalısın, o okuma sürecini unutmalısın. neyse ben bu aralar birçok kitabı aldım, sonra kütüphaneye geri koydum. yine de kısa okumalar yapabiliyorum, kafamı topladığım nadir anlarda ilginç şeyler okuyabildim bu hafta. pessoa nın anarşist banker diye bir anlatısını okudum, ismi insanı "bir saniye" dedirtiyor bu kitap, gerçekten ilginç bir teori var bu anlatıda, okumalısın. uzun zamandır okumak istediğim zweig in satrancı da elime geçti, zweig uzun öykünün ustası, bu kitap biraz aceleye getirilmiş gibi dursa da simgesel anlamı büyük, okumayanlar es geçmesin. bernhard ın betonunu ise adeta yuttum, oturdum, o upuzun cümleleri, bitmek bilmeyen sıkıntıyı okudum, içim karardı, bu kitapta fazla sızlanmış usta ama şu köpek, insan mevzusu ve mezar imgesi, bir kez daha bernhard ruh haletine girdim. bernhard ın kitaplarını çok sevsem de hep aralıklı okuyorum onu, çağımızdaki tüketme çılgınlığına en azından biz kapılmayalım. bir yazarı seviyorsun, bir grubu veya bir yönetmeni, hemen hepsini tüketme meyili. bakın ben her şeyini elimin altında olmasını istiyorum ama onları hemen tüketmeye kalkmak marazi bir şey ve her zaman konuştuğumuz entellektüel ilerlemeyi yakalayabilmek için entellektüel olmamak mevzusuyla ilintili. neyse bunu şimdi bir kenara bırakalım. sonra bir duras yaptım, konsolos yardımcısı. duras ın kurgularına bayılıyorum, ne zaman ondan bir şeyler okusam keşke ben de böyle şeyler yazabilsem kıskançlığını ve hüznünü hissediyorum. bu ilginç bir şey, mesela flaubert mükemmel yazıyor ama onu okurken böyle bir şey hiç oluşmuyor kafamda, belki de duras veya benzeri bir ismi okurken böyle bir şeyler yazabilceğimi düşünecek kadar yücegönüllü oluyorum. en son olarak bugün queneau nun bir kitabını okuyordum, perec bu kitabı çok seviyormuş, her neyse bitirmeden bir şey demiyeceğim.
ki aslında bitirdiklerim için de bir şey demedim.
ve bu yazı niye yazıldı ki?
eminim hepiniz bu hafta benim ne okuduğumu çok merak ettiniz.
bunu bir daha yapmayalım, okuyucunun dakikalarını çalmak istemem.
bir şekil bir şiirle bağlayayım dedim, aklıma bir şiir gelmedi, o zaman si yu leytir.

8 Ocak 2009 Perşembe

Sonbahar

Bu yazıyı yazma amacım lüzumsuzun sonbahar yorumu üzerine bir şeyler eklemek değil. Film ile ilgili bir şeyler arayanların okumasına gerek yok. 

Dün kendimi evden dışarı atmaktı amacım , dışarıda bir yerlerde oturmak yerine sinemaya gitmeyi tercih ettim. Evde kalmak dayanılmaz oldu bugünlerde, halbuki evde zaman geçirmek her zaman hoşuma gitmiştir. Filmin arasında sigara içmek için dışarıya kadar çıkmak zorundaydım ; dumansız hava sahaları yüzünden. Yanıma tek bir sigara ile çakmağımı aldım. Montum , cüzdanım hepsi içerideydi. Sigarayı yakıp tüttürmeye başlamıştım ki , ufak bir kız yanı başımda belirdi. Tahmin ettiğin üzere jeremy her yerde karşılaştığımız dilenci çocuklardan. Elinde bir iki paket selpak satmaya çalışıyor. Bunlardan bazıları çok derin izler bırakıyor üzerimde. Cüzdanımı içeride bıraktığıma hayıflandım . Vereceğim bozukluk onun için bir şey değiştirmeyecekti elbet, ama en azından onunla rahatça sohbet edebilirdim bir iki kelime.Böyle olunca onunla konuşmaya yüzüm olmadı. O diğerlerinin arasına karışıp işini yapmaya çalışırken ben bok bir halde kalmıştım öylece. Pembe montu, sarı saçlarının arasından bakan mavi gözleri, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü hala aklımda. İnsanın içini ısıtması gerek o mavi gözlerin, oysa o kadar hüzünlüydü ki ... Bu çocukların bazıları artık durumu kabullenip işi profesyonelliğe dökmüş durumdalar.İnsanı bezdirecek kadar ısrar ediyorlar ve de sövüp gidiyorlar amaçlarına ulaşamayınca. O ise sadece arkasını döndü ve gitti.Bir gün belki o da onlardan biri olacak.

Benim aklımda onun o yüz ifadesi hala duruyor. Biliyorum kolay kolay çıkmazda böyle şeyler pek aklımdan. Bir amacı yok tabi bu yazının jeremy, öylesine paylaşmak istedim. Ama şunu unutma , hepimiz bencil insanlarız.

6 Ocak 2009 Salı

süt üzerine


semih kaplanoğlu nun sütü üzerine birkaç cümle kurabilirim sanırım.
teaser ını izlerken büyülendiğim süt ün imgelemimde yarattıklarını ne kadarını ve daha doğrusu bundan bağımsız ne vereceğini salona girerken, yaklaşık bir sene önce yumurtayı izlediğim salona girerken merak ediyordum.
kaplonoğlu nun dört filmini de bu sene içerisinde izlemiş olduğum için artık ondan ne beklenmesi gerektiğinin farkındayım. kaplanoğlu ilk filmini bir kenara bırakırsak seyirciyi umursamayan, kapalı, dural, seyiriciyi iten bir dile sahip bir yönetmen. bu filmiyle artık seyirci bütünüyle kenara bırakılmış. 18, 19 yaşındaki şair bir çocuğun filmini izliyorsunuz, ama karakter film boyunca 15, 20 cümle kuruyor. işte bu olabildiğince kişisel bir anlatımdır. kaplanoğlu nun buna inanarak, hatta kendisinden katarak yazdığının farkındayım ama bu bütün bir filmi kurtarır mı ondan emin değilim. bazı sahneler kendi içersinde tutarlılık yakalıyor, güzel bir anlatım yakalıyor olabilir. mesela balık yakalama sahnesi veya evde içilmiş fincanlara baktığı sahne. ama bu film bir bütünse bu diğer sahneleri kurtarmaya yetmiyor. nesnelere olması gerekenden çok daha fazla takılan kamera, arka planı flu yapan bu çekimler haddinden fazla sahnede kalınca bize yeni bir şey anlatmış olmuyor. veya kaplanoğlu nun ortaya attığı yılan sahnesi-bu sahnenin zerduşt a gönderme olduğunu bile düşünenler var- bir anlam kargaşası yapmaktan öteye gitmiyor, kaldı ki daha önceki filmlerinden gördüğümüz üzere kaplanoğlu hep bunu yapıyor, bir şeyler anlatmaktan çok güzel, şiirsel bir şeyler sezdirme isteği, herkesin kendi istediğini görmesi. ve yine tepeye dikilmiş birkaç evi gösterince kentleşmeden bahsetmiş olmuyor film ne kadar insanlar böyle anlamlar yüklese de, sadece oradan geçerken çekilmiş izlenimi bırakıyor. ve bütün bunların üstüne yumurta nın güçlü simgeleri ve yusuf la birleşen nejat beyden sonra bu amatör oyuncu denemesi filmin gücünü zayıflatıyor, geriye ne kalıyor, geriye kalanın ne olduğunu filmi izleyen kimse bilmiyor, ama bir şeyler hissediyor, işte kaplanoğlu nun sineması bu.
semih kaplanoğlu sinemaya genç yaşlarda giren birisi değil. sinema için yıllarca bekleyip, içindekileri sindirtikten sonra sinemaya girmiş bir isim. yani onun için ilerde daha iyi bir dil yakalar demek gerçekçi değil; ki filmlerini gidişatı onun artık ne yapmak istediğinden çok emin olduğunu gösteriyor. bu anlatım bana göre değil, bu film hakkında bir süre sonra hiçbir şey hatırlamayacağım ama bir şeyin altını çizmek gerek. semih kaplanoğlu yusuf üçlemesiyle türk sinemasında eşi benzeri olmayan bir şey deniyor ve bu üçleme türk sinemasındaki en özel çabalardan biri olacak. kaplanoğlu herhangi bir sinemacı değil, anlatımıyla, duruşuyla her zaman bunu gösteriyor, böyle kişilikli bir sinemayı ise özümsemesem de her zaman takdir etmemin nedeni burada yatıyor.

nazım hikmet üzerine


akp lilerin sanatçıya duyarlılık göstereceklerine inanmam imkansız olabilir. akp liler kendilerine fayda getirecek birçok sebeple bunu düşünmüş olabilir. ama bunların hiçbir önemi yok. nazım hikmet in mezarını buraya getirmeyi başarabilirlerse bu onur ertuğrul günay ve tayyip erdoğan a ait olacak, o günü düşünmek bile içimi mutlu ediyor, hadi bakalım.

4 Ocak 2009 Pazar

aylak a.

Cuma yükseltin tavanın krişini ustalar-salinger- okuyordum. Salinger i ilk okuduğum dönem çok sevmiş olsam da bu kitabı o sıralar okumamıştım. Evet, yıllar sonra salinger i artık o kadar çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim, bu kitabı okurken eskiden aldığım zevki alamadım. Ama şöyle bir şey var, ilerde uzun bir şeyler yazabilirsem-en azından bir novella- yaratacağım üslupta salinger dan kesinlikle bir şeyler olacak. Mesela bernhard ı diline bayılsam da asla öyle şeyler yazamam, becerememek bir yana, içimden gelmez. Her zaman bir alay, ironi peşindeyim ve salinger bu yüzden önem verdiğim bir isim. Bir de kitabın çevirmenın sevin okyay hakkında bir cümle söyleyeyim. Eleştirmenliğinin ne kadar kofti olduğunu defalarca görmüştüm, üstüne bir de şimdi berbat bir çevirmen olduğunu düşünüyorum.
Bu kitabı okumamış olmamın sebebi de ilginç bir durum. Bazen kitapların isimlerini sevmiyorum ve okumuyorum onları. Birkaç tane kitap sadece, ama var böyle bir şey. Bu kitabın adını niye sevmediğimi ve bunun ne kadar aptalca bir şey olduğunun farkındayım elbette. Ama elimde olan bir şey değil kabul edeceğin üzere.
Her neyse.. bu konuyla ilgili bir hikayem var. Elimde karasu nun “göçmüş kediler bahçesi” kitabı vardı, batuğ nun evine gitmişti. Evde sevgili batuğ yoktu, cenk vardı, cenk kitabı eline aldı, yüzünü buruşturdu, böyle şeyler yapma kendine , çok rahatsız bir şey bu dedi. Sonra batuğ geldi, şarapla geldi, şarabı döndürdük ve sustuk. İşlerin gidiş şekli böyleydi. Cenk eline gitarı alıp vecd halinde barrett cilik oynuyordu, bense Beyoğlu ve çevresini tek başıma arşınlarken kendimi Yusuf Atılgan gibi hissediyordum. Batuğ ise bütün bunların çok ötesine geçmişti.
Galiba aylak zamanlar tarzı oldu. O zaman bir hikaye daha anlatayım.
Bir keresinde bir kızla çıkıyordum, ondan ayrılmak istiyordum, ama aklıma bunun için mantıklı bir sebep gelmiyordu. Bunu ona söylediğimde ise artık bana bir sebep verdin dedi, ama yanımdan da gitmedi.
Sonra ayrılmak için sebep bulamadığım kadınla çıkmak için de bir sebebim olmadığını fark ettim. Bu ayrılma meseleleri her zaman yorucu olmuştur. Ayrılmadan önce birçok şey düşünürüm, şöyle diyeyim, böyle olsun, sonra onun yanına gidince bütün bunlar komik gelirdi; ki aslında her şey bir komediydi. Nasıl olduğunu açıklayamayacağım bir biçimde kızlarla iletişime geçiyordum, onlar beni fazlasıyla duygusal buluyorlardı, kafalarında bir hikaye oluşmaktaydı, istediği şekli verebilirdi bana, sonra insanlar düşündüğünüz kadar sabırlı değillerdir, benim kimseyi sevemediğimi düşünüyorlardı ani bir dönüşle-ama ben onu ilk gördüğüm gün nasıl davranıyorsam yine aynıydı her şey, oysa ben herkesi seviyordum, sorun buydu zaten, o da benim için sadece birisi oluyordu. Aslında hiç kimseye kızmazdım, çünkü kendi yaptıklarım için bile kendimi suçlamıyordum, onlar da bir şekilde işleri yoluna koymaya çalışıyorlardı doğaları gereği ve genellikle işlere fazlasıyla dramatizasyon katıyorlardı ve sonra kendi yarattıkları bu karmaşaya dayanamayıp gidiyorlardı ve galiba sonra suçlanan biri olarak geride kalıyordum. Bütün bunların çok da önemi yok benim için. Anladığım kadarıyla insanlara her zaman söylenen o kendime bir hedef koyma saçmalığından öte onların asıl gereksinim duydukları edimlerine bir sebep bulmak. Ne kadar basit, komik, çiğ, kösnül, hırt olursa olsun insanların kendilerine söyleyebilecek bir sebepleri olmaları. İşte o zaman eminim ki onlar için her şey sayrıl bir şekilde de olsa yoluna girecek ve hayattan bir insanın bekleyebileceği en fazla şey de bu olsa gerek.

3 Ocak 2009 Cumartesi

3 Ocak

Dün gece aniden oturduğum yerden kalkarak saçlarımı kesmeye karar verdim.Yaklaşık beş senedir uzatıyordum. Hiç uzatmadan , kesip kesmeme ayrımına düşmeden, aldım elime makası ve de diplerinden kesip aldım. Bizimkiler çok istedikleri için atmadım duruyorlar bir poşedin içinde. Neden bilmiyorum ama bir ölü gibi duruyorlar, garip oluyorum onlara baktığımda. Bana gelecek olursak sabah kalktığımda değişik bir şey hissetmedim. İlerleyen günlerde oturup bu yaptığıma üzülür müyüm bilmiyorum. Şu an iyiyim. 

Dün bilgisayarımın saati ile sitenin saati arasındaki uyuşmazlıktan dolayı Lüzumsuz Adam'ın doğum günü 2 ocakmış gibi göründü. Bu teknik aksaklıktan dolayı özür dileriz. E , madem bu kadar günün öneminden bahsettik bir de ufak tarihte bugün yapalım. Sevgilerle...

1521 - Martin Luther King , Roma Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi.
1889 - Nietzsche , akli dengesini yitirdi. 
1929 - Sergio Leone'nin doğumu
1953 - Samuell Beckett oyunu Godot'yu Beklerken, Paris'te sahnelenmeye başladı.
1961 - Amerika , Küba ile ilişkilerini kesti. (Bizimle de kesse ya . Küba devriminin 50. yılı kutlu olsun. Hasta siempre commandante)
1986 - Lüzumsuz Adam'ın doğumu
2009 - Bugünün içini de siz doldurun. Hehe . Ulan ben yakışmıyorum bu siteye (:


2 Ocak 2009 Cuma

Lüzumsuz Adam

Kendisi pek sevmez böyle şeyleri ama ben yine de yazmak istedim. Doğum günün kutlu olsun lüzumsuz ...

1 Ocak 2009 Perşembe

godard üzerine


metis yayınlarının ipek sokağındaki şubesine geçen yaptığım ziyarette "godard godard'ı anlatıyor" kitabının yeni baskısının yapıldığını gördüm.
bu kitabın ilk baskısı 1991 de yapılmış jeremy. şimdi 2008, bir dahaki baskısı herhalde 2025 olacak. bu 2025 rakamını düşününce bir anda irkildim jeremy, düşünemiyorum bile.
reha erdem in metis in kurucularından olmasının sayesinde zamanında bu kitap basılmış. ben geçen sene mail atmıştım metise bassanıza diye bu kitabı, duydular sanırım. kitap hakkında şunu söyleyebilirim, türkçe bulabileceğiniz godard hakkındaki en güzel malzeme. zaten türkçe sinema kitabı çok az, bir de araya kimse girmeden godard anlatıyor. kitabı okurken godard hakkında birçok konuyu yanlış yorumladığımı düşündüm, bu yaşta onu çözemem bu yeni bir şey değil, ama ona yaklaştığımı düşünüyordum, galiba henüz başlangıçtayım.
kitapta godard ın birçok kült filmiyle ilgili görüşlerini okuyabilirsiniz. soruları soran kişilerin de türkiye de görmeye alışık olmadığımız bir konuşma becerisine sahip olduklarını görüyorsun; ki bu muhteşem bir şey, okudukça okuyası geliyor insanın. kendi filmlerinin yanı sıra birçok kişiye değiniyor godard, amerikan bir gazeteciyle yaptığı söyleşi çok eğlenceli, amerikan sinemasına bakışını da öğreniyoruz bu röportajdan, le clezio ile yaptığı bir söyleşi var, hitchcock üzerine bir yazısı var, kısacası içerik çok tatmin edici, tek sorun kitabın sonuna bir dizin konulmamış olması. godard pek fazla izlememiş de olsan, bence sinema üzerine düşündüğün bir dalsa okumalısın bu kitabı, hiçbir şey olmasa en azından bir çok yeni isimi öğrenirsin, izlersin vs.
metis in bu yeni kuşak okurlara kitaplarını ulaştırma çalışması çok güzel. benjamin in brecht kitabı, duras ın yeşil gözleri vs. metis gibi 20 yaşından büyük olan yayınevlerinin böyle şeyler yapması bence çok önemli. mesela kazım taşkent serisinde zamanında basılan kitapları şimdi bir daha basımını yapsa yky çok kıyak bir iş yapacak. kimler yok ki, benjamin, valery-türkçe de şu an basılı olan bir tane valery kitabı yok, artaud, coleridge, blanchot, bu kitapların tekrar basılması gerek.