21 Aralık 2008 Pazar

sonbahar üzerine


her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına adıyor ilk filmini özcan alper.
doksanların başında sosyalizm miladını doldurmuşken ilk gençlik yıllarını yaşayan yusuf un hayatını sosyalizme adaması sonucu ilkbaharını yaşayamadan sonbaharını yaşamasını anlatıyor insanın boğazında bir yumru hissetmesine neden olan bu ilk filmde. yusuf hapishaneden ciğerleri iflas ettiği için çıkıyor ve son günleri için yurduna dönüyor.
filmin temelini oluşturan sonbahar-yaşam, yusuf-ağaç benzeşimi ilk sahnelerden kendini belli ediyor. aynı şekilde yine ilk sahnelerde f tipi hücredeki kısılmışlık ve yalnızlıkla büyüleyici ormana bakan evi ve annesinin şefkati hayatındaki keskin geçişi duyumsatırken, hikaye kendiliğinde sizi sarıyor, yönetmenin bir şey yapmasına gerek kalmıyor, içiniz burkuluyor. ve her sahnede yaklaştığını hisettiğiniz bir kış var, yusuf oynayan çocuklara bakarken, matematik dersi verirken, yaylaya çıkmak için sabırsızlanırken, eski arkadaşlarının aile haberlerini alırken. nümayişe gerek duymayan bu hikayede yönetmen oyuncuların hareketlerini sadeleştiriyor, kameranın hareketleri ve ışık da bu duruma koşutluk sağlıyor. ilerleyen sahnelerle beraber geri dönüşler bekliyoruz sonbaharın öncesine, ama bunun yerine yusuf un kekre ve ürkek aşk hikayesine konuk oluyoruz. siyasi bir anlamı olduğu için ben daha fazla siyasi olmasını isterken, yönetmen adeta yusuf a daha fazla kıyamıyor, son günlerini huzurla geçirmesini istiyor. dökülen yapraklar, batan güneş imgeleriyle yusuf un göçünü bizi hazırlarken görsel olarak karakterin hüznünü yoğunlaştıran bir tablo sunuyor bize. mahsun kırmızıgül ün yapımcısının "resim sineması bu" yergisini hak verdirecek kadar sonlarda anlatımın kopması,şunu demek istiyorum, planlar geniş, yüz gözükmüyor, birçok ayrı yerde bu durum var- bir kenara bırakırsak türk sinema tarihindeki siyasi filmlerin görsel anlamda hep göstermemiz beklenen müsamahayı sonbahar a bahşetmemize gerek kalmıyor, çünkü bu film konuya ele alışıyla diğer filmlerden tamamen ayrılacak kadar şiirsel. türk sinemasında artık nuri bilge ceylan suskunluğu olarak tanımlayabileceğimiz bu anlatımda yöresel dilin kullanılması da filmin diğer bir dikkat çeken yönü benim nazarımda. benim tek takıldığım nokta yusuf un sosyalizm hakkında şimdi ne düşündüğü oldu. mesela fatih akın ın son filminde karakterlerini değişimi çok güzel yansıtılmıştı, yusuf un hissiyatı o kadar ucuz değildi ve her şey çok derinde kalmıştı ama bunlar bir yana az önce de dediğim gibi yönetmen onu kırmak istemiyordu kuru dallarında dökülen yapraklarına bakarken-bu anlatım sana komik gelebilir, ama filmi izlersen bana hak vereceksin-. ve ister istemez ben de o karşılaştırmayı kafamda yapıyordum filmden çıkarken, babam ve oğlumun asla erişemediği sinema diline sahip bir film olduğunun altını çiziyorum ve izleyici ağlamak için zorlamayan, izlerken siz farkında olmadan gözyaşlarınızın döküleceğini de söylüyorum. ve son. filmin kış geldiğinde biteceğini biliyordum, belki de yönetmen filmi vizyona sokarken de kasıtlı olarak kışı bekledi, çok duru ve olabildiğince naifti.
kısacası lütfen git bu filme!!!

2 yorum:

Adsız dedi ki...

yönetmen,diğer popülist filmlerin gösterim zamanlarına denk gelmesine rağmen 19 aralık'ı özellikle seçmişti.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hayata_D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F_Operasyonu

lüzumsuz adam dedi ki...

bilgi için teşekkür ederim, bunu bilmiyordum, saolasın.:)