30 Aralık 2008 Salı

ıssız adam üzerine

milliyet gazetesinde gördüğüm bir haberi koyuyorum, konu ıssız adam, bu film hakkındaki yazılarım devam edecek, bir çağın ırmak sineması hakkında bir yazı yazmayı düşünüyorum, bir de bu film üzerinden çevremde duyduğum bazı ilişiklerle bağlantı kuran bir yazı daha yazarım kafamdakileri toplarsam, bu haber ise yoruma gerek bırakmıyor.


GİŞESİ sekiz haftada 2 milyona yaklaşan “Issız Adam”, yapımcısına, yönetmenine, oyuncularına ve çekim mekânlarının sahiplerine kazandırmaya devam ediyor.
Filmde Cemal Hünal’ın canlandırdığı Alper karakterinin gittiği Beyoğlu Asmalımescit’teki Leblon isimli mekânda yer bulmak için bir hafta önce rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Yine Hünal’ın Altuğ Birinci’yle birlikte işlettiği Teşvikiye’deki Zazie isimli İtalyan restoranında da yer bulmak mümkün değil.
‘Ayakta kalıyorsunuz’
İş yemekleri için Zazie’yi tercih eden yapımcı Elif Dağdeviren, “Restoran kadınlar matinesi gibi... Filmden sonra yer bulmak imkânsız oldu, ayakta kalıyorsunuz” dedi. Zazie, geçen yıl Time Out dergisi tarafından yılın en iyi restoranı seçilmişti.

29 Aralık 2008 Pazartesi

yılbaşı üzerine

evet, iç deney olarak yılbaşı öncesinde bir ikibin sekiz değerlendirmesi yaptık ve üstüne birkaç soru daha, hepinizin yılbaşını kutluyorum iç deney sakinleri adına.

yılın olayı?
gar sakini:bence akp'nin kapatilamamasi yilin olayi
uyuyan adam:Ergenekon , genel halimizi yansıtıyordu bence hiçbir şey anlamadan kulaktan dolma bilgilerle seyrediyorduk sadece
lüzumsuz: pek düşünmeye gerek yok, ergenekon mevzusu haliyle, gündemde uzun süre durmasına ve duracak olmasına rağmen bu davadan bir şey çıkmasını beklemek biraz safdillik olur, ama ne yaparsın buralarda böyle oluyor işler.
diğer mevzu da tabii ki iç deneyin açılması:)

yılın siyasi figürü
gar sakini:bence yilin ismi tabii ki i. melih gokcek
uyuyan adam: Melih Gökçek. Bu sene her dönem başka bir konu ile adını duyurdu bize.
lüzumsuz:bütün yıl boyunca gündem kalmayı başarabilmesi ve son tartışmadaki seçmen kitlesine hitap eden kartonlarıyla gönlümüzü bir kez daha fetheden melih abimiz, canımız.

yılın şarkısı, grubu vs
gar sakini:yilin albumu third, sarkisi small, ayrica bu album portisheadin en iyi albumu bana kalirsa
lüzumsuz:eh tabii ki portishead i dinlemek çok hoş oldu, indie olarak last shadow puppets, fleet foxes, turkish aslında bir konu var ile zerre favorilerim.
uyuyan adam:kendisi uyuduğu için bu soruya cevap verememiştir, ehe ehe, bir daha ehe, arada s vardı.

yılın filmi
gar sakini:yaa ben buraya paranoid parki sokmak istiyorum sonuc olarak dvdsi turkiyede 2008de cikti
uyuyan adam:Recep İvedik. Tarihe geçti en çok gişe yapan türk filmi olarak . Başka söze gerek yok.
lüzumsuz:bu hafta vizyona giren fatih ürek filminin araba hediye etmesi yılın en dikkat çeken mevzusu. bu filmin yakalayacağı başarının önümüzdeki senelere etki edeceği aşikar, merakla bekliyorum. bu sene birçok filmi izleyemedim ama aklıma gelenler aleksandra, lorna nın sessizliği, 9.90, düşüş ve özel tim. bizim diyardan dikkati çekenler tatil kitabı ile sonbahar.

yılın televizyon figürü
lüzumsuz: yemekteyiz hasan bize yaşattığı gerçeküstü deneyimle yıllarca unutulmayacak bana kalırsa. kendisini çok seviyoruz
gar sakini:yilin tv programi tabiiki yemekteyiz, hasan konusunda sana katiliyorum, saykadelik kisilik hasan
uyuyan adam:izdivaç

yılın sanat zıbısı
uyuyan adam:cannes daki nbc nin en iyi yönetmen ödülü
gar sakini:hmmm herhalde nbc'nin basarisi, gerci bence o film olmamis
lüzumsuz:şahan gökbakar ın nbc ile ilgili açıklamaları ve sonra gelen gişe başarısı. bu filmi çok seven türk gencinin filmde kendisini gördüğünü düşünüyorum. sürekli aynı kelimeleri tekrar ederek konuşan, çiğ, basit, sevimsiz, tek derdi para olan bu karakter türk gencinin ve aynı zamanda oyuncunun eğretileme bir yansıması.

en çok üzüldüğün an, olay vs
uyuyan adam:Karaköy İskelesi'nin battığı an. Bahsetmiştim zaten bir çok şeyi düşünmeme neden oldu.
lüzumsuz:üzüldüğüm özel bir an hatırlamıyorum. ama bir saniye, bu soru çok özele giriyor. cevaplamak istemiyorum.
gar sakini:bence de ozel bir soru cok berbat bir seneydi duygusal anlamda ama sanat camiasi uzerinden bir cevap gerekirse esbjoern svensson'in vefati
saglik acisindan da taksim ilkyardimda gecirmis oldugum korkunc 1 ocak sabahini da eklyebilirim

en mutlu olduğun, sevindiğin, huzur bulduğun an, olay vs
uyuyan adam:28 Aralık.. Kurtuluş Parkın da oturdum kar yağarken uzunca bir süre. Bu kadar içten gülümsememiştim uzun zamandır ( ya da o kadar sıkıyorum ki kendimi bir süredir çok uzun zaman geçtiğini sanıyorum).
gar sakini:hmmm amsterdam gezimin ilk gunu, ve kapadokyadaki muhtesem turk gecesi, yeni fotograf makinemi aldigim gun
lüzumsuz:: temmuz ayında sevgili gar sakini ile beraber burjuva haftasonu alışverişine çıkıp yazlık konserve almamız arkasından onu pişirip ekmeği bana bana yememiz, akabinde bira, leblebi eşliğinde yuro cup yaptığımız akşam bu senenin en küsel akşamıydı.

yılbaşı senin için ne demek
uyuyan adam:Yanlarında olmaktan hoşlandığım kişilerle geçirmek istediğim bir gece
gar sakini:partiler icin bahane, psytrance partisi varrrr, olleyyyyyy-editor yorumu; iğrenç bir cevap, aslında burada bir solgun ates havası estirmek isterdim ama yazarlarımı küstürmek istemiyorum-
lüzumsuz:yılbaşı benim için o senede yapamadıklarımın önüme serilmesi demek. belki de doğumgünümle bu kadar yakın bir tarhite olduğu için bu vicdan azabını daha derinden duyumsuyorum ama buruk olmadığım bir yılbaşı hatırlamıyorum

2008 deyince ilerde aklına gelebilecekler
uyuyan adam:Haydarpaşa, Anadolu Hisarı , Kadıköy... ilk aklıma gelenler bunlar
gar sakini:8 aylik bitmek bilmeyen tatilim
lüzumsuz:bulantı, üç dakikada hasta olabilme, tekrar bulantı, sek sek, damla, şeftali, bilinmeyen zevkler, yazlık konserve.

2009 deyince aklına gelenler, beklediklerin
uyuyan adam:dingin bir sene, çok güzel geçmesini beklemiyorum sadece
gar sakini:master tezimi yazmis olmak
lüzumsuz:bilinmeyen zevkler

yılbaşında piyango çıkarsa ne yaparsın
uyuyan adam:Bir ev alır parayı da bankaya yatırır faizi ile idare ederdim.
gar sakini:bir sureligine matematigi birakirim, sonra sinema tv okuma yonunde girisimlerde bulunurum, kismetse ilk filmimizi parasini basip cekeriz heheheheh, haa bir de ayse sultan korusundan bir ev alip icini kitap, dvd, ne varsa doldururum
lüzumsuz adam: arkadaşlarıma bir güzel sofra yapardım, sonra yurtdışından bir okul ayarlayıp giderdim istanbul dan, ya da okula gerek yok, öyle giderdim..

ıssız bir adaya düşsen yanına ne alırsın kabili bonus soru:2009 da asla yapmayacağım dediğin, ya da kendine koyduğun yasaklar vb.
uyuyan adam:sigarayı bırakmak diyeyim.
gar sakini:4'den fazla icki cesidini ayni anda icmemek
lüzumsuz adam:2010 da asla yapmayacaklarım listesi oluşturmamak. ya kim hazırlıyor bu soruları yav..

28 Aralık 2008 Pazar

thomas hardy

edebiyatla ilgisi vadideki zambak'ın ötesinde olmayan bir arkadaşım bana sende hardy nin çılgın kalabalıktan uzak'ı var mı deyince afallamamı normal karşılıyorsun herhalde. ne alaka dedim. çağın ırmak ın filminde geçiyor dedi, hatun kişi bu kitabı arıyormuş.
kitabın şu an baskısı yok ve kitaba muazzam bir talep var.
peki şimdi bu ne?
ağlasam mı, gülsem mi bilemiyorum.

26 Aralık 2008 Cuma

sesin rengi

Buraya çok fazla şey yazmak istiyorum
Ancak yorgunum ve içimdekileri kağıda sadece kağıda dökmek istiyorum
Biliyor musunuz şu an sesin rengini görmek istiyorum
Evet evet sesin rengini
Bunu yapabiliriz
Tek ihtiyacımız olan şey algılarımızın kapılarını açmak
Evet sesin rengini görebiliriz.
Buna inanıyorum
ve hayallerde yaşamayı hayallerimi yaşamaya tercih ediyorum.
Teşekkürler lüzumsuz...

24 Aralık 2008 Çarşamba

uyarlamalar

evet, geçenlerde handke nin romanı kalecinin penaltı anındaki endişesine kankası wenders ın yirmi beş yaşında okuldan mezun olur iken çektiği filmi izledim.
vhsrip di, çekim felaketti falan ama hayal kırıklığına uğramamın nedeni bu değil. bütün bu sorun karakterin ruh haletiyle alakalı. wenders karakterin izalosyonunu, boşluk hissini, nesenelerle girdiği sayrıl ilişkiyi, marazi halini bir kenara itmiş-bu arada bu filmin senaryosunu birlikte yazıp yazmadıklarına bakmadım, yazdıysalar durum daha garip bir hal alıyor- bunun yerine fazlasıyla diyaloglara dayanan bir anlatımı var, zaten wenders ın filmlerinin hepsinde bu var, yol üçlemesinin ikincisi mesela, evet konu dağılıyor, bu uyarlama olmamış ve işin entrasan yanı bu kitap kadar okurken sinema uyarlansa ne güzel olur dediğimiz kitap da azdır, wenders yirmi beş yaş için çok zor bir kitap seçmiş bana kalırsa.
uyarlamalar bu aralar türk sinemasında da çok popüler. zeki demirkubuz ve ümit ünal in bir sonraki projeleri roman uyarlaması biliyorsunuz. ümit ünal a gölgesizler teklif edilmiş ,okumuş kitabı ve kabul etmiş, teklif eden adam başka filmleri de satın aldığını öğrendiğimiz hakan karahan isimli cacık şahsiyet-bu filmden soğumaya başladım, ümit ünal a teklif edilmiş olması, altından bu adamın çıkması, candan erçetin vs- başka kitapları da almış kendisi tabii para bok olunca böyle oluyor, her neyse göreceğiz diyorum; türk sinemasında bugüne kdaar yapılmış birçok uyarlama var ve çoğu hakkı verilmeden yapılmış yapımlar ve daha çekilecek birçok şey var her zaman dediğimiz üzere beyaz mantolu adam, korkuyu beklerken, aylak adam hepsi çok güçlü senaryola dönüştürülebilirler.
ve herkes der filmler asla romanın tadını vermez. bence de doğru. peki godard a ne demeli. le mepris, la chionise filmlerine ne demeli. bu kadar uç bir isimden örnek veriyorum, çünkü bence her şey yönetmenin özgün bir dilinin olup olmamasında yatyor. eğer böyle bir şey yoksa kitaba bağlı kalayım, sinemaya uygun olsun derken iki taraftan da istediğini başaramıyorsun, ortaya güdük şeyler çıkıyor. hele bir de özel bir kitabı kendine seçmişsen, bu seneki marquez felaketi gibi okuyucunun ahını alman kaçınılmaz oluyor.

Kar

Oturup düşündüğümde aslında her şeyin o kadar da kötü olmadığını görebiliyorum bazen. Gerçekten güzel şeyler de vardı zaman zaman. Bir şeyler kaybetmiş olarak görmek istemiyorum kendimi. Onları düşünürken güzel bir rüya görürken uyanıp ne kadar çabalasam da tekrar o rüyayı göremediğim aklıma geliyor.  Can sıkan nokta bu herhalde. 

Oturup sürekli bir şeylere hayıflanmaktansa şu an bir şeyler yapmak daha akılcı geliyor bazen. Takıldığım her şeyden uzaklaşıp hoşuma gidecek bir şeyler yapmak. Evet geçmiştekilerden tamamen koparsam kendime yabancılaşırım , ancak sürekli onlar arasında kalırsam da diğerlerine.

Bugün her şeye rağmen sevemediğim bu şehirde bile yapabileceğim bir şeyler bulacağım. Kar her tarafta, tüm gece yağdı , yağmaya da devam ediyor. Ben de birazdan çıkıp kulaklığımı takıp biraz dolaşacağım, etrafıma , insanlara bakacağım. Monoton sıkıcı hayatlarımızın içinde kaybetmediğimiz sıcacık bakışlarımızı arayacağım.Kimse ile konuşmayacağım için bir kaç sigara eşlik edecek bana.  Henüz her şeyi yitirdiğimizi düşünmüyorum. 

Sonrasını bilmiyorum , düşünmek de istemiyorum.

21 Aralık 2008 Pazar

itiraflar

sezen aksu nun hiçbir şarkısını sevmiyorum, sezen aksunun tipinden konuşmasına, köpeği vb her şeyine uyuz oluyorum. bok gibi şarkılar yazdığını düşünüyorum ve sezen aksu dinleyip hüzünlenen kadınlara istemdışı kıçımla gülüyorum ve bir şey daha sokakta sezen aksu sevmediğimi dile getirmeye korkuyorum, mahalle baskısı var.
oh be..
sezen i kim sevmez ya..

sonbahar üzerine


her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına adıyor ilk filmini özcan alper.
doksanların başında sosyalizm miladını doldurmuşken ilk gençlik yıllarını yaşayan yusuf un hayatını sosyalizme adaması sonucu ilkbaharını yaşayamadan sonbaharını yaşamasını anlatıyor insanın boğazında bir yumru hissetmesine neden olan bu ilk filmde. yusuf hapishaneden ciğerleri iflas ettiği için çıkıyor ve son günleri için yurduna dönüyor.
filmin temelini oluşturan sonbahar-yaşam, yusuf-ağaç benzeşimi ilk sahnelerden kendini belli ediyor. aynı şekilde yine ilk sahnelerde f tipi hücredeki kısılmışlık ve yalnızlıkla büyüleyici ormana bakan evi ve annesinin şefkati hayatındaki keskin geçişi duyumsatırken, hikaye kendiliğinde sizi sarıyor, yönetmenin bir şey yapmasına gerek kalmıyor, içiniz burkuluyor. ve her sahnede yaklaştığını hisettiğiniz bir kış var, yusuf oynayan çocuklara bakarken, matematik dersi verirken, yaylaya çıkmak için sabırsızlanırken, eski arkadaşlarının aile haberlerini alırken. nümayişe gerek duymayan bu hikayede yönetmen oyuncuların hareketlerini sadeleştiriyor, kameranın hareketleri ve ışık da bu duruma koşutluk sağlıyor. ilerleyen sahnelerle beraber geri dönüşler bekliyoruz sonbaharın öncesine, ama bunun yerine yusuf un kekre ve ürkek aşk hikayesine konuk oluyoruz. siyasi bir anlamı olduğu için ben daha fazla siyasi olmasını isterken, yönetmen adeta yusuf a daha fazla kıyamıyor, son günlerini huzurla geçirmesini istiyor. dökülen yapraklar, batan güneş imgeleriyle yusuf un göçünü bizi hazırlarken görsel olarak karakterin hüznünü yoğunlaştıran bir tablo sunuyor bize. mahsun kırmızıgül ün yapımcısının "resim sineması bu" yergisini hak verdirecek kadar sonlarda anlatımın kopması,şunu demek istiyorum, planlar geniş, yüz gözükmüyor, birçok ayrı yerde bu durum var- bir kenara bırakırsak türk sinema tarihindeki siyasi filmlerin görsel anlamda hep göstermemiz beklenen müsamahayı sonbahar a bahşetmemize gerek kalmıyor, çünkü bu film konuya ele alışıyla diğer filmlerden tamamen ayrılacak kadar şiirsel. türk sinemasında artık nuri bilge ceylan suskunluğu olarak tanımlayabileceğimiz bu anlatımda yöresel dilin kullanılması da filmin diğer bir dikkat çeken yönü benim nazarımda. benim tek takıldığım nokta yusuf un sosyalizm hakkında şimdi ne düşündüğü oldu. mesela fatih akın ın son filminde karakterlerini değişimi çok güzel yansıtılmıştı, yusuf un hissiyatı o kadar ucuz değildi ve her şey çok derinde kalmıştı ama bunlar bir yana az önce de dediğim gibi yönetmen onu kırmak istemiyordu kuru dallarında dökülen yapraklarına bakarken-bu anlatım sana komik gelebilir, ama filmi izlersen bana hak vereceksin-. ve ister istemez ben de o karşılaştırmayı kafamda yapıyordum filmden çıkarken, babam ve oğlumun asla erişemediği sinema diline sahip bir film olduğunun altını çiziyorum ve izleyici ağlamak için zorlamayan, izlerken siz farkında olmadan gözyaşlarınızın döküleceğini de söylüyorum. ve son. filmin kış geldiğinde biteceğini biliyordum, belki de yönetmen filmi vizyona sokarken de kasıtlı olarak kışı bekledi, çok duru ve olabildiğince naifti.
kısacası lütfen git bu filme!!!

17 Aralık 2008 Çarşamba

Gitmek üzerine

Yalıtılmış tekillikler ailesinin lâl ferdi olarak sürdürdüğüm şu hayatta, beklentisizliği öğrenme sürecim imgelemimle koşutluk gösteremedi. O halde yapılacak en iyi şey; gitmek...

13 Aralık 2008 Cumartesi

tüm zamanların


tüm zamanların en "içli" şarkı sözleri the stooges in kendi adını taşıyan ilk albümlerinden not right.
evet, iggy gençken mükemmel sözler yazıyordu, zaten bu albümdeki şarkı sözlerinin hepsi teveccühünüze mazhar olmalı bence.
bir şey daha var jeremy, tüm zamanlar bölümümüzü çok seviyorum, tüm zamanların en iyi bölümü bana kalırsa.
ve işte o sözler, sesi açalım lütfen.
son bir şey daha.
alemde teksin, değişilmezsin, iggy pop sen bizim her şeyimizsin.
yazmazsam olmazdı.
She's not right
I want somehing I want something tonight
I want something
I want something, all right
But she can't help because she's not right
No, no, no, no,
It's always, it's always this way
I'm not right
She wants something she wants something tonight
She wants something
She wants something, all right
But I can't help because I'm not right
No, no, no, no,I
It's always, it's always this way

jeremy üzerine

evet, ne zaman çıktı, nerede çıktı hatırlamıyorum.
birbirimizin ismini unuttuğumuz için mi böyle çağırıyorduk birbirimizi, yoksa böylesi daha mı havalıydı, veya bize ait bir şey miydi falan.
inan hatırlamıyorum. durduk yere birbirimize jeremy diye çağırmaya başladık, belki o çok sevdiğimiz kitaplara bir şekilde gönderme yapıyorduk, niye jeremy orası da meçhul tabii ki, ama düşünsene türkçe bir isim veya latin, grek kasıntı dururdu veya komik.
ama jeremy çok hoş oldu, zaten bu yüzden devam ettik.
sonra çevremdekilere jeremy demeye başladım, hatta evdekilere.
tabii insanları dahil edemedim bu çağrışıma, ama ilginç kullanımlar da yok değil, mesela sevgili gar sakini ne zaman bana bir şey yaptrımak için hadi be hacı diyeceği tutsa bana hadi be ceremi diyordu bir aralar.
ama inan bana çok anormal bir şey değil bu jeremy. bir bak etrafına "hacı, hoca, baba, abi" hatta son günlerde duyduğum patron vs. yani bizim jeremy nin ne eksiği var ki bunlardan. içim ısınmışsa birine jeremy diyorum, durum böyle.
son olarak soranlar oluyor söyleyeyim pearl jam le hiçbir ilgisi yok.
öyle işte jeremy.

12 Aralık 2008 Cuma

gocuk üzerine

mont,kaban, palto, pardesü kısaca trenchcoat-cok karizmatik bir giysi- dışında kış aylarında üstünüze geçrdiğiniz her şeye ben gocuk derim efendim.
yıllardan beri bu böyle. ben gocuk derim, karşı taraf afallar, güler vs.
bu kadar çok sevdiğim sözcük sayısı çok azdır. tınısındaki sevimliliğe bitiyorum.
ve herkese bu sözü aşılamaya çalışıyorum, lütfen sen de kutlan, biz çok seviyoruz bu kelimeyi.
ve gocuk kelimesiyle beni tanıştıran eski dost osman ı her ne kadar bizim sayfadan haberi bile olmasa selamlıyorum ve aralık ayının ilk yazısını tamamlıyorum.

Uyuyan Adam

Öncelikle bunu bu kadar ertelememin nedeni sadece tembelliğim bunu bilmenizi isterim. Nerden anlatsam nasıl başlasam bilmiyorum çünkü bu sürece beni itenin ne olduğunu ne zamandan sonra böyle olduğumu bilmiyorum. Bir isme sahip olmam on gün kadar önce , zamanında şöyle bir göz attığım kitabı bir çırpıda okumam sonrası oldu. Aslında okumak denemez , dinliyordum sanki. (Georges Perec - Uyuyan Adam)
Zaman , mekan, farklıydı ama bunların bir önemi olmadığını biliyorsun jeremy. Birisi karşıma geçmiş beni anlatıyor gibiydi. Böyle bir deneyimi daha önce hiç yaşamadım. İçine girip sürüklendiğim kitaplar oldu ancak bu çok farklı bir şeydi. Hiç hoş olmadığını da belirtmeliyim. Kendinizi bulduğunuz şeyler hoşunuza gider ama bunları duymak hiç hoşuma gitmedi benim. Gözlerim doldu ancak ağlayamadım. Kitabı okuduktan sonra bir süredir amaçlarından uzak sürüklenen ben, daha vahim bir hal içine girdim. Acı çekiyorum. Karakterle aramızdaki en büyük fark benim içimdeki umudu tamamen kaybetmemiş olmam. Belki de kendimi kandırıyorum kim bilir. Çalışmak için açtığım ancak bir türlü odaklanamadığım ders kitapları, hoşuma gitmesine rağmen alıp okumadığım kitaplar, başlayıp yarım bıraktıklarım, seyredilmeyen filmler... Nedenini inanın bilmiyorum. Ne zaman bu hale geldiğimi de bilmiyorum. Bulduğum tek mantıklı cevap artık bazı konularda kendimi kandıramamak. Hoşuma giden şeyleri ,anları kaybediyorum büyük hünerler göstererek. Şu anda tutunduğum bir şey yok, sadece bekliyorum. Neyi beklediğimi bile bilmeden. Uykumu aldığım halde yataktan çıkmıyorum, çıktığımda baş ağrısı ile başlıyorum güne. Uyurken daha çabuk geçiyor zaman ve yüzleşmiyorsunuz hiçbir şey ile. İki sene önce bütün gece ağlayıp çekip gitmeyi bile beceremeyen ben , bir gülümsemenin sıcaklığında unutup her şeyi denemek istedim, ancak onu da kaybettim tabi ki. Şimdi özlüyorum ve de bekliyorum bu durumun değişmeyeceğini bildiğim halde.Sadece bu değil bir çok şey var ve bunların hepsinde suçlanacak kimse yok. En acısı da bu belki suçlayacak kimseyi bulamamak, her şeyin sorumluluğunun siz de olması. Hiçbir sakatlığım , hiçbir eksiğim yok, ölümcül bir hastalığa yakalanmadım, sadece...
Bunun benzeri durumlara bir çoğumuz düştük belki zamanında, ama hissettiğim bunun gelip geçici bir şey olmaması. Midemde garip bir ağrı ile bekliyorum , yanılmış olmayı gelip geçmesini bekliyorum. Umudum tükenmedi henüz, her şeye rağmen bir gün bir şeylerin değişeceğine inanıyorum.

Kitaptan bir kaç satır, hangi birini not alacağımı bilemedim...

"Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Oturur durumda ,yatar durumda kalmayı ,ayakta durmayı öğreniyorsun. Her lokmayı çiğnemeyi, ağzına götürdüğün her parça yiyecekte aynı manasız tadı bulmayı öğreniyorsun..."


"İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu , ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara , iki ayak üstünde duruşa , omuzlar üzerinden başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan , bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme , yutma , engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini isteyen bu yumuşak dehşet."

"Sen artık dünyanın adsız efendisi tarihin üzerinde hiçbir etki yapmadığı kişi, yağmurun yağışını hissetmeyen, gecenin gelişini görmeyen kişi değilsin. Sen artık ulaşılmaz, duru, saydam değilsin. Korkuyorsun. Bekliyorsun. Clichy Meydanı'nda yağmurun dinmesini bekliyorsun."

11 Aralık 2008 Perşembe

Annie Hall

Bu gece oturdum filmi tekrar seyrettim. Öyle anlar olur ki , yeni bir şeyler yapmak istemezsiniz , değişiklik yapmak zordur. Eskiler de ararsınız çıkışı. Eski olanı bildiğimizden olabilir mi jeremy ne dersin? Yeninin ne getireceğini bilemezsin.
Konusunu, sahnelerini , repliklerini , her şeyini hatırlıyordum filmin bu yüzden seçtim ya zaten. Elimde ucuz bir şarap azıcık kafamı bulandırıp oturup düşünmek istiyordum bir şeylerin üzerine. Daha önceki seyredişlerim de oldukça etkilemişti film beni , bu sefer diğerlerinin de üzerine çıktı. İlişkileri oldukça başarılı anlattığını düşünüyorum woody'nin. Manhattan, Annie Hall , Interiors gerçekten seyredilip üzerine düşünülesi filmler. Asıl paylaşmak istediğime gelirsek; filmin en sonunda anlattığı fıkrayı yazmak istedim buraya. Hiç dokunmadan alt yazıdaki hali ile yazıyorum. Filmleri de seyretmedi isen seyret jeremy, ben bile zorluyorum kendimi tembellikten sıyrılıp bir şeyler yapmak için sen de yap.

"Adamın biri doktoruna gider ve 'Doktor, kardeşim fıttırdı, kendini tavuk sanıyor' der. Doktor da: 'getirseydiniz ya, tedavi ederdim' der. Adam da şöyle der: 'evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor'.
Galiba ben de insan ilişkilerinde aynı şeyi hissediyorum. Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de sürdürmeye çalışıyorsunuz. Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var. "

Not: Uyuyan Adam ı seçmem ile ilgili bir açıklama istemişti Lüzumsuz Adam , en kısa zamanda gelecek unutmadım.

7 Aralık 2008 Pazar

Bayram

Lüzumsuz Adam , tatilde olduğu için bayram mesajı yazma görevi bana düştü deneyelim bakalım.
Kaç sene öncesiydi hatırlamıyorum.( 10 seneden fazla olduğu kesin. )Neyse... Bayramın birinde dedem kurbanlığı önceden almıştı. Bahçedeki kömürlükte besliyorduk onu. Arada otlatmaya çıkarıyorduk, ya da ben ot taşıyordum ona. Şimdi üzerinden otoban vari yolların geçtiği yeşil alanları yolup yolup taşıyordum koça. Bir ay ya da daha fazla bu böyle sürüp gitti. Kesim günü geldiğinde ben kötü oldum. Gözlerimin önünde kesildi, sonra da bir güzel kavrulup yendi. Bir kaç parçasını da ayırıp dağıttık . Ama o bayramdan sonra uzun yıllar et yiyemedim ben. Sonra zamanla ortadan kalktı tabi, ama kurban eti yememe faslı çok uzun sürdü. Öyle işte jeremy, kesileceğini bile bile o kadar sevip onu , bir şeyler paylaşınca etkilerinden kurtulmak kolay olmadı.
Dedem hayatta iken , onun camiden dönüp de eve girdiği an başlardı bayram. Öyle beş vakit namaz kılan biri değildi ama bayram zamanı mutlaka giderdi. O kapıdan içeri girerdi , ben de koşar eline sarılırdım. Yarın kapıdan içeri giren o olmayacak tabi, dayımı bekleyeceğiz. Bizim hayatımızdan da bir sürü şey geçti, geçmeye devam edecek.
Bayramlar ailenin toplanıp bir araya geldiği, somurtan yüzlerin bir kenara atılıp herkesin gülmeye davet edildiği zamanlardır. Elimizin altındaki en önemli değerler sağlam kurulan dostluklar ve ailelerdir. Hayatımızdaki herkes , her şeyden önce bizim arkadaşımızdır, onun hayatı farklı şekilde ilerlemektedir, kimseyi yadırgamadan, kimseye kin gütmeden oturup aynı sofraya gülebilmeliyiz , paylaşabilmeyiz.
Nasihat amacımız değil biliyorsun jeremy, amaç paylaşmak bizde de . Paylaşamadıktan sonra kıymeti yok hiçbir şeyin. İyi bayramlar hepinize...