11 Kasım 2008 Salı

selim

bilgisayarımdan gereksiz dosyaları silerken bu dosyaya rastladım. tam olarak ne zaman yazmıştım hatırlamıyorum ama iki seneden fazla üç seneden azdır tahminime göre. her neyse bunu okumuş olanlar vardı, ama okumayanlar da vardı, selimsiz günlerimizde bir nostalji yapalım dedim.
eyvallah.


Selim’le aramıza ikimizin de anlayamadığı nedensiz engeller girmişti. Aramızda bu konu hakkında en ufak bir konuşma bile geçmemişti aslında. Ama zaten hep böyle olmaz mı? Günlük hayatta birçok şeyin farkına ancak olunca varırız ve artık geri dönmek kolay değildir. Selim yine en kötü günümde benimleydi, ama anlatılması zor olan bir kopukluk vardı.
Selim’le birlikteyken yine çok iyiydik,ama ikimiz de birbirimizin yokluğunu aramıyorduk. Daha sonra Selim’i her zaman takıldığımız yerlerde göremez oldum. Dediğim gibi bunu pek umursamıyordum. Bir gün Selim’le ortak dostlarımızdan biri bana Selim’in gittiğini söyledi. Bir sabah-daha önce kimseye haber vermeden-gitmiş. Adam benim Selim’in gittiğini şimdi duymama çok şaşırmıştı, herhalde bana sen biliyorsundur nereye gittiğini falan diyecekti. Onun nereye gittiğini bilmiyordum,ama sürekli alıp başını gitmekten bahsettiği için şaşırmamıştım. Açıkçası onun adına sevinmiştim, en azından aramızdan birisi dediğini yapmıştı. Ama onu kıskanmıştım da; ben de hiçbir zaman ondaki cesaret olmamıştı.
Bir süre boyunca ara sıra aklıma geliyordu Selim, herif gerçekten gitmişti. Sonra diğer her şey gibi onu da unuttum. Hiçbir önemi olmaması gereken günlük mecburiyetler insana yakın dostlarını bile unutturuyordu. Sadece eski bir dostu görsem veya eski mekanlardan birinde takılsam aklıma geliyordu. Selim vardı,hatırlar mısın yav, derlerdi, ben de buruk bir gülümsemeyle kafamı sallardım.
Yıllar sonra, geçenlerde onu Tünel’de gördüm. Kurtarılmış günüm olan Pazar gününde ellerim ceplerimde aylak aylak yürüyerek Taksim’den Tünel’e inmiştim ki, onu gördüm. Tünel tramvay durağının sağ çaprazında her zamanki yerine tünemiş, tellere vuruyordu. Ben gayri ihtiyari olarak –başka türlüsü düşünülemezmiş gibi- yanına çöktüm. Hemen fark etti beni,gözleriyle selamladı beni eski dostum; ama o prensipleri olan bir müzisyendi, çalmaya devam etti. Pek değişmemişti, bizim Selim’di yine. Yine Patti Smith çalıyordu, yine saçlarını Cobain gibi kestirmişti-yalnız daha seyrekti ve aralara aklar düşmüştü- ve yine arada sırada değiş tokuş ederek giydiğimiz deri montu sırtındaydı.-artık paçavra haline gelmiş olsa da-Biraz yaşlanmıştı; ama o kadar da olur canım.
Ben şarkıyla beraber hafifçe dalmışken, gitarı kenara bıraktı, bana döndü:
“ Hiç değişmemişsin be Arda.”
Yüzünde bir gülümseme vardı; açık, temiz ve yalansız bir gülümsemeydi bu.Yaşlandığımızı bana hissettiren, çok özlediğimi fark ettiğim, samimi bir gülüştü. Omzuma vurup yine aynısın be Arda diye tekrarladı. Evet, yine patlak conversler giyiyordum,onunkine benzer bir deri de benim sırtımda vardı; aynıydık işte, en azında dışarıdan öyle görünüyorduk. Selim arada bir şeyler çalıyor, arada da muhabbet ediyorduk.Yıllardır birbirimizi görmemiş olmamıza rağmen ikimiz de bir şey sormuyorduk. Geçen gün otobüste yaşadığım komik olayı anlatmak yeterliydi sanki bizim için. Ben ona gittiği zaman hissettiklerimi anlatmak istiyordum; ama bu çok kasık bir muhabbetti, onu sıkmak istemiyordum. Belki o da bana ne oldu senin yazılar demek isterdi, ama dedim ya, buna pek hazır değildik.
Biz böyle havanın soğukluğuna aldırmadan yere oturmuş takılırken bir kız gelip Selim’in yanına çöktü. Selim’in Amerikalı kız arkadaşıymış, daha sadece on sekizmiş. Selim beni tanıtırken herhangi bir yakınlık belirtmedi; belliydi, o da konuşmak istemiyordu. Ben de üstüne gitmedim, nerede tanıştıklarını sormak Selim’i yoracak uzun bir hikayeyi başlatabilirdi. Üçümüzde böyle donuk bir ifadeyle yoldan geçenleri seyrederken Annie bizim çok sıkıcı olduğumuza kanaat getirip eline gitarı aldı. Tanıdık bir tınıydı çaldığı, Nirvana çalıyordu. Selim’le ben birbirimize dönüp acı acı gülümsedik. Selim dudağının kenarında bir bıçak yarası varmış gibi güldü. Sonra kendisinden hiç beklenmeyecek, benim kolayına unutmayacağım uzun bir konuşmaya başladı:
“Ya bir gün vardı, senle yine Tüyap’ın oralarda demleniyorduk. Aslında diğer günlerden bir farkı yoktu, ama o gün senin dediklerini hiç unutamadım Arda.-biraz düşündü,sanki benim hatırlamam için ayrıntı bulması gerekiyordu-İşte lise yeni bitmişti galiba-bana baktı, ama ben yola bakıyordum-Son paramızı şaraba yatırmıştık, cebimizde otobüs bileti alacak para bile yoktu… Keyfim yerindeydi, akşam ne bok yiyeceğimi düşünüyordum bile. Susmuş içiyorduk, sonra sen bana döndün konuşmaya başladın. Hatırladın mı Arda? Şey demiştin: Hani geyik vardır ya, bu günleri düşününce ilerde güler insanlar . Ama sen ve ben hiç gülmeyeceğiz demiştin, hatırladın mı abi? O gün ne dediğini tam olarak anlamamıştım, ama yine de aklımdan hiç çıkmadı… Sonra çok alakasız bir zamanda aklıma geldin ve bu sefer ne demek istediğini çok iyi anladım. Haklısın abi, biz o hep serserileriz.. O günler yine bu günler.
Selim hiçbir zaman kendisinden beklemeyeceğim bir şekilde konuşurken boğazımda bir şeyler düğümlendi. Selim’im hatırlar mısın dediği günü ben hiç unutmamıştım ki.
Evet, Selim doğru hatırlıyordu; liseyi bitirip üniversiteye başladığımız sonbahardı. Sabahları üniversiteye giderdim, genelde saat birde işim biterdi. Selim’in de bütün günü benimki gibi boş olurdu. Geniş bir çevrem olmasına rağmen o aralar Selim’le herkesle görüştüğümden çok görüşürdüm, kız arkadaşımdan bile. Tipik yerlerimizde şarap içer ve genelde susardık.
Öyle bir gündü, bizim sıradan günlerimizden biriydi. İnsana bu nasıl Ekim lan dedirttiren bir soğuk vardı, buna rağmen biz Odakule’nin arkasında demleniyorduk. Genelde insanlar içerken bir yandan da anlamsız geyikler döndürürler, bilirsiniz. Hep bu ortamlarda dünyanın yaşanmayacak bir yer olduğuna karar verilir. Bizim Selim’le böyle muhabbetlerimiz yoktu. Bu benden kaynaklanmıyordu; ben sürekli kendini anlatmaya çalışan kafası karışık bir çocuktum. Selim’se benim aksime pek konuşmazdı. Selim’in bir konu hakkında heyecanla yorum yaptığını göremezdiniz. Onun normal olduğunu düşünebileceğiniz tek anlar onun şarkı söylediği anlardı. Yine de bu beni rahatsız etmezdi. Kendim gibi görürdüm onu:yalansız, gösterişsiz, kendince. Böyle çok az adam vardı ve en önemlisi Selim sizi en kötü zamanınızda yalnız bırakmayacak bir dosttu.
O gün yine çubuk şarabı içiyorduk. Çubuk şarabı bizim asil dostlarımızdan biriydi. Belki de onu bizim gibi garip olduğundan bu kadar çok seviyorduk. Çubuk şarabının ağzında plastik bir tıpa vardır mantarın yerine. Çubuk şarabını alırken tadının nasıl olacağını asla tahmin edemezdiniz birçok köpek öldüren gibi. İşte bundan mıdır bilinmez, bizim çubuk şarabına özel bir sevgimiz vardı. Selim elinde şarapla bir şeyler mırıldanırken ben sanki bir anda kafam basmışmış gibi heyecanla sordum:
“Oğlum nasıl döneceğiz eve?”
Selim’in sırtı bana dönüktü, kafasını çevirmeden eliyle bir boş ver işareti yaptı.
“Abi akşam olunca donarız burada; yaza benzemez. En iyisi ben gidip birilerini bulayım.”
Selim cevap vermedi, açıkçası benim de kakmaya pek niyetim yoktu, şarap iyice sersemleştirmişti beni. Bir süre sonra, o günlerde düşündüğüm bütün her şey bir anda netleşmiş gibi konuşmaya başladım. Daha önce planlamamıştım bunu, o an kelimeler ağzımdan döküldü:
“Hani vardır ya amcalar, böyle gençlik fotoğraflarına bakıp ne günlerdi be derler… Ulan amma da serseriymişiz, hatırlar mısın bilmem neyi diye başlarlar, pis pis gülerler… İşte sen veya ben hiçbir zaman bu günleri düşününce gülüp geçmeyeceğiz. Bu günler zaten bizim sıradan günlerimiz…Evet,belki biz de bir işe girip çalışmak zorunda kalabiliriz; ama bu da bir şey değiştirmeyecek…Hiçbir zaman sekiz taksitle çamaşır makinesi almayacağız, hafta sonu aslında hiç sevmediğimiz komşumuzla değişiklik olsun diye piknik yapmaya ormana gitmeyeceğiz veya bütün gün işte akşam karımızın bize ne yedireceğini düşünmeyeceğiz. Biz hep böyle kalacağız,onlardan farklı olacağız…Bunu için bir çaba göstereceğimizden de olmayacak bu, böyleyiz işte, başka türlüsü yok.
Bu sözleri şimdi düşününce de acıtıyor beni. Kafası karışık, çok mutsuz bir çocuğun içten sözleriydi bunlar. Ben konuşurken Selim bana doğru döndü ve yüzü ciddileşmeye başladı. Bir şey demesini bekliyordum, o sadece kafasını sallamakla yetindi ve şaraba uzandı. İkimize de hüzün çökmüştü, sessizliğin sesi beni rahatsız etmeye başlamıştı. Uzun bir sessizlikti, ne diyeceğimi veya ne yapacağımı bilemiyordum, ama burada daha fazla oturmak benim için dayanılmazdı.
“Selim, kalk gidelim”
Yüzünü ekşiterek sordu:
“Nereye?”
“Deniz’e gidelim. Hem yürüyünce ısınırız…Donuyorum lan.”
Selim pek hoşnut olmasa da kafasını salladı ve bayağı zorlanarak da olsa ayağı kalktı. Az önce de dediğim gibi her şey Selim için birdi, onu ikna etmek çok kolaydı. Deniz’in evi Çapa’daydı. Önümüzde iki üç saatlik bir yol vardı, şarabımız bitmişti ve üşüyorduk.
Deniz Selim’in çok eski arkadaşıydı. Deniz sayesinde Selim’le tanışmıştım ve üçümüzün de arası bayağı iyiydi o sıralar. Deniz bizim aksimize çok zengin bir aileden geliyordu, ama bizdeki aylak bünyenin aynısı onda da mevcuttu, sadece cebi doluydu. Deniz dostlarına karşı son derece müşfik ve cömertti. Aynı şeyi kadınlara karşı davranışları için diyemem ama. Deniz’in içinde bitmek tükenmeyen bir öfke vardı ve bunu hep kadınlardan çıkarırdı. Biz birbirimizin kadınlarla olan ilişkilerimize karışmazdık; hepimiz hata üstüne hata yapıyorduk ve bunları duymak pek işimize gelmiyordu. Arkadaşlığımız çok önemliydi benim için; eğlemek bir yana, yanlarında boğulmadığım nadir insanlardı onlar.
Selim yol boyunca hiç konuşmadı, bayağı içmişti ve yürümekte zorluk çekiyordu.Selim yürürken benden destek alıyordu ve ben de zorlanıyordum. Eskiden olsa bir otobüse biner, abi son durakta ineceğiz derdik ama artık yemiyordu şoför amcalar. Senim sustukça ben ona söylediklerimi düşünüyordum. Bütün dediklerim doğruydu, bunlar basit gençlik karamsarlıkları değildi.
Eve vardığımızda gerçekten bitmiştik ve aslında ilk başta düşünmemiz gereken bir şey o an aklıma geldi:
“Ya evde değilse?”
Selim sırıttı, ben de sırıttım, içeri girdik. Merdivenleri çıkarken birbirimizden , duvardan, korkuluktan, yerden, yani aklınıza gelebilecek her şeyden destek alarak sürüne sürüne kapıya vardık. Zile basınca o aptal kuş sesini bir kez daha duymak zorunda kaldık. Kapı açılmadı, bir, iki, üç belki yirmi kere bastık. Kuş her öttüğünde midem bulanıyordu, ama basmaya devam ediyorduk, sanki daha fazla basınca Deniz içerde oluyormuş gibi geliyordu bize sanırım. Belki de öyleydi; en sonunda kapı açıldı. Deniz kapıyı açtığında üstünde sadece bir don vardı ve bayağı sinirli duruyordu.
“Nerden çıktınız lan siz?”
Selim merdivenlerde dalmıştı şimdiden, konuşma faslı bana düşmüştü.
“Usta, cebimizde beş kuruş yoktu, Tepebaşı’ndan buraya kadar yürüdük…Galiba ev dolu.
Deniz kafasını salladı,içeri gitti,elinde bir altı sıfırlı yirmilikle geri döndü.
“Arda al şunu, bir taksiye binin, gidin evinize.”
“Eyvallah abi.”
Görüşürüz, dedi ve kapıyı hızla kapadı. Bu sahneyi dışarıdan izleyen biri bizi dünyanın en iğrenç sülükleri olarak düşünebilirdi, belki de haklıydı da. Her neyse ben Deniz’in bize kızdığını düşünmüyordum, sadece yanlış bir zamandı. Deniz’in para umurunda değildi ve para bizim de umurumuzda olmadığı için sorun olmuyordu aramızda.
Para elimdeydi, eve gitme zamanı gelmişti. Selim’le beraber sarp bir yokuştan aşağı iner gibi sürüklenerek aşağı indik. Yaşadığımız sarsıntılarla ayıldığını düşündüğüm Selim sordu:
“Ee, niye girmedik eve?”
“Ev dolu- yirmilik verdi Deniz, eve gidin dedi… Taksiye mi binelim, ne yapalım?”
“Ya ne taksisi ,boş ver, devam edelim evin girişinde. Sabaha karşı alır bizi içeri nasıl olsa.”
Selim için hepsi birdi, galiba benim için de öyleydi. Evin iki sokak ötesindeki tekel bayisine gittik. Arif ağabeyle artık dost sayılırdık, Deniz’e hiç uğramayıp buraya gelsek bile o bize veresiye verirdi, çok kıyak adamdı. Paranın tamamını şaraba ve sigaraya yatırdık, akıllanmıyorduk bir türlü. İyi akşamlar deyip, dışarı çıktık.
Şarapları almanın biz getirdiği son bir güçle sokak kapısından içeri girdik,merdivenlere oturduk. Merdivenler buz gibiydi, götüm üşümeye başlamıştı bile. Selim büyük bir kayıtsızlıkla şarabı içiyordu, az sonra da büzüşecekti köşeye. Benim içimi bir hüzün kapladı, rezil bir haldeydik ve bu bizi rahatsız etmiyordu. Gece öyle bitti, yukarı çıkamadık. Lanet veletlerin sesiyle uyandık, donuyorduk.
Selim’i yıllar sonra gördüğüm o akşam da diğer akşamlar gibiydi. Selim, ben ve Annie izbe bir yere gidip demlendik. Her şey eskisi gibiydi sanki, sadece benim sabah gitmem gereken bir işim vardı. Selim’in yanında kendimi o umursamaz çocuk gibi hissettim yeniden. Bir gece de olsa ben yine bendim, mutluydum.

4 yorum:

Burak dedi ki...

Köpek öldürenin tadını yıllanmış bir şarap veremez zaten. Bir şey daha, yıllar sonunda elimizde kalan iyi dostluklardan başka bir şey olmayacak. Öyle düşünüyorum. Okumuştum ama üşenmeden okudum tekrar, uzun olması iyice ürkütecek milleti o da ayrı. Zaten okunuyor muyuz , okunuyorsak bu ne kadar önemli , bunlar önemsiz sorular. Neyse , görüşmek üzere..

jade dedi ki...

çok iyiyydi, gerçekten.

Arzu Breda dedi ki...

Bayıldım gerçekten yazına.. Ve okurken iliklerime kadar dondum, titredim... Bu nasıl bir şey anlamadım, kaloriferli yerde üşümek?..
Sevgiyle kalın...

lüzumsuz adam dedi ki...

jade hanım teşekkür ederim:)
arzu hanım siz de sağolun. eski bir yazı olduğu için okurken sadece hatalara odaklanıyorum ama bu haliyle de okuyup beğendiğiniz için teşekkür ederim.