31 Ekim 2008 Cuma

istiklal notları


ve nuri bilge ceylan uzak filmini çekmek için o unutulmaz 02 ocak kar yağışını beklerken 07 temmuzunda kendi yağmurunu kendi yaratıyordu.
minimalizm den cassavetes vari mükemmelletçiliğe giden bu yolu ben sevmedim.
senin de tahmin ettiğin gibi jeremy..

iki bin sekiz ekim


beckett i joyce a
turgut uyar ı hilmi yavuz a
oğuz atay ı yaşar kemal a
pessoa yı proust a tercih etmemin altında hep aynı neden var gibi geliyor bana.
bunu düşünüyordum sirkeci garında oturmuş, pessoa okuyup lou reed berlin dinlerken.
her zaman dile getirilmemiş bir şey var.
söylenilmesi istenen ama denilememiş, devam eden bitmeyecek bir amatör, kendini ezen, rahat edemeyen bir ruh.
işte bu isimler bu yüzden benim için öne çıkıyorlar dilin ustalarının yanlarında.
yine de bunu tam olarak anlatamıyorum. belki ilerde..
biraz da lou reed den bahsedeyim. berlin i yıllar önce çıkardığın üstat eleştiriler üzerine hayal kırıklığına uğramış ve albüm turnesine çıkmamış. sonra 07 yılında bu albüm için bir turneye çıkmış ve schnabel da bu konseri kurgulamış.
ve geçtiğimiz film festivalinde beyoğlu sinemasında bu filmi izledik, daha doğrusu bana sadece ben izledim gibi geldi. birkaç şarkı sonra çıkmaya başladılar, kalanlar üflüyordu, lou reed sadece trainspotting de perfect day i söyleyen adamdı. geçen yıllar burada pek bir değişiklik yaratmamıştı. gözlerimi kapadım, böyle dinlemeye devam ettim. ve sonra kadife sesini duydum antony nin, babalarının getirdiği sürpriz hediyeye sevinen çocuklar gibiydim, tüylerim ürperdi, orada olmak istediğim nadir anlardandı.
lou reed in umursamaz açıklığı onu farklı kılmıştı, galiba yıllar sonra beni ona çeken de bu oldu.

blog üzerine...

evet, bu blog üzerine yazdığım yazıların sonu gelmiyor jeremy.
birkaç cümlem var, yormayacağım seni.
her neyse tam bu cümleyi yazarken aklıma geldi bir aralar televizyonda ingilizce programları başlamıştı ve nasıl bir raslantıysa bunlar benim hazırlığa başladığım sene başlamıştı.
ve ı can u can what can u do diyen bir şarkı vardı.
mükemmel bir eser olduğunu düşünüyorum.
neyse konuya döneyim. dün bir bloga rastladım. blog da sağ tarafta saçımı hangi renge boyamalıyım diye bir anket vardı ve ankete katılım bizim bloga kıyasla gayet tatminkardı. bizim yaptığımız türden bir şey olduğunu sandım bu anketin, ama sayfaya biraz bakınca hanfendinin-kendisi 27 yaşındaymış ve meslek eğitim yazıyor- daha önce denemiş olduğu renklerle çekilmiş fotolarla sayfasını doldurduğunu gördüm ve gerçekten bunu soruyordu okuyucusuna. bir ironi, cinas, istiare aradım durdum ama yoktu jeremy. gerçekten saçını hangi renge boyuyacağını soruyordu.-blogun ismini buraya yazmamı bekleme, merak ediyorsan bana bir mail at jeremy, ayrıca bu yaptığım dedikodu sayılır şimdi onu düşünüyorum.
ve farkettim ki bu blog bizim blogdan daha fazla okunuyor. bu blog gibi birçok blog bizim blogdan çok daha fazla okunuyor. ama az da olsa yazıştığımız bir beyin gayet üstünde kafa yorulmuş yazılarını kimse okumuyor. onun da ismin vermeyeceğim, yazılarını okuyorum, ama ben de yorum yapmıyorum.
sevgili burak ve gar sakini ne yazacakları konusunda tereddüt ediyorlar. ben de diyorum ki ne yazarsanız yazın, kendinizi rahat bırakın. aynı şeyi bizi okuyan blog sahiplerine de diyorum, kasmaya gerek yok, ciddiye alıncak bir şey yok. dikkat ettiğim tek şey tarihe notlar almak. yazdığım bir çok yazıyı aslında kendime yazıyorum, ama aynı zamanda paylaşmış da oluyorum.
durum böyle.
ı can
u can
what can u do?

aşk tutulması


tüm zamanların en kötü afişi.
abi o top ne ya.
tebrik ediyorum.

Yalnız Gezenin Düşleri

"İşte , yeryüzünde yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var , ne bir benzerim, ne dostum , ne de ait olduğum bir toplum."
Böyle başlıyor Rousseau kitabına. Hikayesi aslında bu onun . Daha önce İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nı okumuştum . Oradaki dil çok ağır , anlamakta güçlük çekiyorsunuz haliyle konuşma metinlerinden oluştuğu için. Burada daha önce hiç bahsetmediği şeylerden , kendinden bahsediyor bize. Çocukken başından geçen olayları bile tüm açıklığı ile anlatıyor. Rousseau , sürgün edilmiş korkulan bir düşünür. Zaten ne zaman iyi bir şeyler söylemeye çalışsanız sizi silmeye çalışırlar. Evet dil olarak biraz ağır olabilir bazı kitapları ama çekinme oku. Ben öyle yapıyorum , anlayabildiğiniz kadarı bile yeter, on sene sonra bir daha okur daha başka daha çok anlarsınız bu her şeyde öyledir zaten.

30 Ekim 2008 Perşembe

noktalı virgül

artık ölümlerden bahsetmek istemediğim için ilhan berk ve fazıl hüsnü dağlarca nın ölümleri üzerine bir şeyler karalamadım. birkaç sene önce enis batur fazıl hüsnü dağlarca yı yaşayan en büyük türk şairi seçmişti-ilhan berk için hafif yazıyor dediğini unutmuyorum- şimdi o da öldü, kimi seçecek acaba? her neyse benim için bu sorunun cevabı gülten akın. ama o da ölürse kolayına isim veremem gibime geliyor.
her neyse elliott smith den bahsedecektim. evet, ölüm yıldönümünde bir şeyler yazmak istemedim. elliott smith in adını ilk defa intihar ettiği sıralarda duymuştum bir arkadaşım sayesinde. o sıralar bütün şarkılarını dinledik, yuttuk. yıllar sonra yayınlanmamış şarkıları piyasa sürülüp high times i dinleme fırsatına erişince yıllar önce yaşadığımın bir benzeri hissi yaşadım. iki bin iki yılında kurt cobain in ölümünden yıllar sonra you know you are right isimli şarkı piyasaya sürülmüştü. bu şarkıyı o dönemki boktan kasetçalarlarda radyodan cızırtılı bir şekilde dinlemiştik. kurt cobain sanki bize bir kez daha-son kez- sesleniyor gibi gelmişti bana. yani sözler başka türlü ilerliyor olabilir ama nakaratta defalarca you know you are right diyordu. gözlerim dolmuştu, evet bir lise çocuğu olarak durumu abartıyorduk ama benzeri bir hissi yıllar sonra da yaşadım işte jeremy. iki bin iki yılında nirvana nın kasetlerini okulda, dısarda her yerde dinliyor ve gerçekten bundan güç alıyorduk. bir de unplugged mevzusu var biliyorsun. bugün kırk besinci izleyisimde bile kurt un zengin bir rock grubu olduğumuzu sanıyordum-gitarı akor etmeleri gerekiyordu- esprisine gülüyorum-naif gülümseme-, yine where did u sleep last night-grunge ın bitttiği an-, yine beyaz kamelyalar, mumlar ve hırkası, biliyorsun işte anlatmayalım. öyle işte, nerden girdiysem bunlara.
elliott la bitirelim. yıllar önce ilk dinlediğim elliott şarkısı needle in the hay di-the royal tenanbaums da çaldığı güzel bir sahne vardır-. aşağıu yukarı her sabah aynaya dakikalarca donuk bir şekilde bakarım jeremy . ve kafamda bir şeyler çalar, bazen cümleler geçer, fotoğraflar.. işte ne zaman needle in the hay-velvet underground vari huzursuz ritmi düşün- çalmaya başlasa kötü bir şey başıma geliyor. bilinçaltından gelen bir durum olduğunu düşünüyorum artık.
ve işin ilginç yanı geçenlerde needle in the hay çalarken, şarkı kendiliğinden değişti. ilk defa oluyordu, aynaya bakıp gülümsedim.
çalan şarkı da bana kalsın.
görüşürüz.

andımız

az önceki yazıyı yazarken aklıma geldi, anlatayım.
ilkokulda sabahları dersten önce andımız ı okurduk ya, türküm, doğruyum, çalışkanım diye başlar ve sonra yasam denir. yasam a vurgu yapılır, yasam ın s harfinin üstüne basılır.
işte ben küçükken ne okuduğumu hiçbir zaman bilmezdim. altı yaşındayken yasa kelimesinin anlamını bilmemi benden beklemeyin, ben anlamını bilmediğim yassam kelimesini söylüyordum sadece.
ve sonra yıllarca bu marşı okudum, ama bir kere bile ne dendiğine kafamı yormadım, düşünmek aklıma bile gelmedi. -yaşam, yasak, yatak-yok artık-her şey olabilirdi.
yıllar sonra öylesine aklıma geldi bu. ve ne dendiğini anladım.
o zaman da istiklal marşının okuyup okuyamadığını düşündüm.
biraz zorlansam da oluyordu.
ve galiba şimdi o da yok, durumlar böyle.

Huzursuz serzenişler

'Öyleyse kim kurtaracak beni varolmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum!' sözü üzerine düşünüyorum dünden beri. Yazıyı yazmaya çalışırken tüttürdüğüm sigaranın dumanında arıyorum bu sözün altında gizlenmiş cevapları. Yazıyı yazmaya çalışırken dinlediğim 'river man'de buluyorum kaybettiğim hüznü. Kendimi arıyorum ama yazdıkça daha çok kaybediyorum kendimi. Kendim olmak niye bu kadar zor?

ve..

her sıradan türk'ü tanımlayan en belirgin sıfatlardan biri dalkavuk olduğu-türküm, dalkavuğum...- ve babasının ulaştırma bakanlığını yönettiği için, ulaştırma bakanlığı tanıtımlarında "durmak yok, yola devam" demeleri beni şaşırtmıyor.

29 Ekim 2008 Çarşamba

iki bin altı sonbahar

yaratıcı bir küfür bulmamı söyledi
düşündüm
godot yu bekleyesiciler dedim.

Kapatma

Bloglardan yapılan lig tv yayınlarından ötürü digitürk ün talebi üzerine blogspot kapatılmıştı. Zaten bu maçları seyretmek isteyenler iki de bir takılan görüntünün küçük ekranın başına geçip seyretmezler, ve de belki de sayısı iki elin parmağını geçmeyen bu bloglar yüzünden bütün domainlerin kapatılması çok anlamsızdı.Neyse ki bugün farkettiğim üzere bu yasak ortadan kalkmış.
Evet bu süre zarfında da çeşitli siteleri kullanarak bu bloglara ulaşım sağlanabiliyordu ama biz girip bir şey yazmadık . (Lüzumsuz 'un tek yazısı dışında.)Tembellik yapmaya yer mi arıyoruz acaba ? Bu söylediklerim senin için geçerli değil gar sakini üzerine alınma senin için değişen bir durum olmadı.
Lüzumsuz Adam'ın önderliğinde , yazılarımız devam edecek . Ben de elimden geldiğince ona destek olmaya çalışacağım .
Ve evet sen sevgili okuyucu , her ne kadar yorumlar yazmasan da senin orada olduğunu ve bir şeyler paylaşabildiğimizi düşünüyoruz seninle. Senin için , kendimiz için devam edecek yazılar düzeyli bir şekilde.
Saygılar..

24 Ekim 2008 Cuma

aylak zamanlar

efendim görüyorsunuz ki diyarbakır sulh mahkemesi sayfayı da kapasa size yazmadan duramıyorum, karşınızdayım.
dün aylak zamanlara ilginç bir yorum gelmiş,meraklar bölümünde yazdığım bir yazıya-aslında severdiim bu bölümü, ama kasıyordu- şu ana kadar bloguma yapılan yorumlar arasında en sevdiğim yorum oldu, aslında mailime de entresan seyler geliyor arada sırada ama onları paylasmamı beklemeyin benden, neyse bu samimi görüş hakkında bir yorum yapmıyor ve bugünkü yazımı noktalıyorum.

yazdıklarını okurken evet, önce seçtiğin konular güzel ama ,ya sen gerizekalı mısın? "sikim,piç "diye güzel yazılarının arasına sıkıştırdığın bu çirkin,çok aşşağı sözler niye? yazılarını çirkinleştirmekten başka birde okuyucu kaybedersin. çok iyi biliyorum sen bunu da önemsemezsin, nasıl biri olduğun da yazdıkların dan anlaşılıyor. raranoyak sen de

22 Ekim 2008 Çarşamba

son dakika


iki haftadır yazarımız gar sakininden yazı bekliyoruz, ama bizden kaynaklanmayan nedenlerden ötürü henüz bize bir yazısı ulaşmadı bugüne kadar. elime geçen son dakika fotoğrafında da görüldüğü üzere kendisi algının kapılarını açmış durumda; burdan sesleniyorum, lütfen iç deneyine geri dön, seni çok özledik.
ayrıca o nasıl üflemedir birader.
evet yollayın fotonuzu yorumlayayım.

standing next to me

biraz geç oldu ama biliyorum aylardır bunu bekliyordun; ceketlere, hırkalara sarıldık, yaz çoktan bitti ama en sonunda bu yazın hitini açıklıyorum jeremy:
the last shadow puppets-standing next to me
alex turner yaşıtım, çok hızlı bir giriş yaptı, sonra aceleye getirilmiş bir ikinci albüm daha, sonra bu denemeyi duydum. ümitli değildim ama bu ani geçişi çok iyi kotarmış alex turner, altmışların havasını çok iyi veriyor albüm ve herkesin dediği üzere çok güzel bir yol albümü, birlikte söylenilecek şarkılarla dolu ve standing next to me lokomotifi.
aynı zamanda bu şarkının klibinin dekoru ve ışıkları da altmışlara göre düzenlenmiş ve turner diğer elemanla beraber dönmeye başlamıştı ki aklıma animals ın the house of the rising sun daki sekans ı geldi, ama allahtan o dönüşü tamamlamadılar.
neyse işte budur.

metalika

peki sen de metallica nın yeni şarkısını izlerken, dinlerken şarkının sonsuza kadar süreceği izlenimine kapıldın ve zapladın mı?
peki sene iki bin sekiz iken hala seksenlerde yaptığının benzeri sıkıcı bir şeyler yapmak neden, o iki dakikalık giriş ne jeremy?
ve lanet olsun hala niye bütün teenage ler metalika dinliyor.

i kissed a girl

i kissed a girl, i liked it diyen bir nakaratın varsa, bu şarkıyı fettan bakışlı bir hatun kişiye söyletiyorsan, etraf vecd-ecstasy;sözlük tanımı feeling great joy and happiness- halinde bacaklarını okşayan hanımlarla doluysa şarkın tutar, bugün de tutar, yarın da..

22 Ekim

Bugün Sartre kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiş. Gerekçesi ise yanına gelecek etiket. Kendisini bu şekilde markalaştırmayı reddediyor üstad . Kendi yazarımız ise bu ödülü almak için(kendi düşüncem) garip sözler söyledi ortaya çıkıp ödül arefesinde. Neyse..
Sartre'nin adını üç sene önce Che Guevera'nın hayatını okurken duymuştum. Bu adamın hayatını okuduktan sonra bir şeyler okuma isteği oluştu bende.(Elalemin arjantilisi Nazım Hikmeti okuyor ben niye hala okumadım demiştim yoksa sen hala okumadın mı ondan bir şeyler?) Kendileri çok farklı türlü tanıtıldıklarından ürkütücü gelebilir size. Konuyu dağıtmayalım. Sartre devrim sonrası Küba'yı ziyaret eden aydınlardan . Elimde kitabı da olmasına rağmen tembelliğimden hala okumadım. Sartre'yi henüz okumadıysanız (benim gibi) , alın okuyun. Ama sırf nobel ödülü almış diye gidip kitap alanlardan olmayın. Ya da sadece kitapçıların çok satanlarına takılanlardan. Popüler kültür garip bir şey üstad.
Bu arada Sartre nin 1964 yılında ödülü geri çevirdiği bilgisine rastladığım yerde , gözüme çarpan önemli bir bilgi: Şahan Gökbakar bugün dünyaya gelmiş.
Eğer filmini seyretmedi iseniz (benim gibi)...
Saygılar...

21 Ekim 2008 Salı

ve..


ve nurgul yeşilçay pervasızca, enikonu arsızlığı benimsediğini gösteren bir tavırla "is this it" derken durum "this is it" di.
tuncel kurtiz başta olmak üzere jüri üyelerini kınıyorum.

ve..

ve yirmi birinci yüzyılda izlediği filmin karakterinin yerine utanan, izlemeye gönlü el vermeyen insanlar için sözlük karşılığı olan iyi kelimesini kullanabiliriz iyi bir gözlem aracı olarak.

tuncel kurtiz


ve tuncel kurtiz rağmen ler aslında daima birer çünküler olduğu için ilk banka hesabını 55 yaşında almış.
ölmeden önce izlemen gereken kurtiz filmleri:
umut
otobüs
sürü
bereketli topraklar üzerinde
duvar
peki bunu biliyor muydunuz şeysi:
tuncel kurtiz bir söyleşisinde benim için amerika tom waits i sevenler kadardır demiş.

ekim o8

peki ahmet cemal in yılların böyle buyurdu zerdüşt unu işte böyle dedi zerdüşt a dönüştürmesini bir çevirmen kibri-mevzubahis olan isim ahmet cemal olunca şaşırtmayan kibir- olarak mı algılamalıyız?
almancasına güvenenler konuşsun bakalım.

20 Ekim 2008 Pazartesi

ekim 08

peki sonic youth un ı wanne be your dog yorumunu enigmatik mi kaotik olarak mı kabul etmeliyiz. yoksa ortada sadece bir kakofoni olduğunu söyleyip saçmalamaya devam etmemeli miyiz?
not: bu soruları kendime soruyorum.
iç deney in yeni bölümü.

yavuz turgul&şener şen


ortak ilgi alanımız olan şener şen hakkında bir arkadaşımla konuşuyorduk. şener şen i çok seven, şekerpare, davaro gibi filmlerin repliklerini şener şen taklidi yaparak ezberden okuyan biridir.
abi sen aşk filmlerinin unutulmaz yönetmenini izledin mi?
yavuz turgul.
evet, yönetmeni yavuz turgul. izledin mi abi.
hangi filmi?
aa sen yanlış anladın.
evet arkadaşımın aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeninden haberi vardı, ama bunu yavuz turgul a verilen bir ad olduğunu düşünüyordu.
gerçekten eğlendik, onun filmi hatırlamayıp yavuz turgul a bu paydayı vermesi çok hoşuma gitti.
eh bu mahlas da yavuz turgul a yakışır diyorum, ama kesinlikle daha fazlası da var.
şener şen yavuz turgul işbirliğinin ilk meyveleri olan züğürt ağa, muhsin bey, aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni, gölge oyunu hepsi türk sinemasının en özel eserleridir. bu filmlerin hepsinde izlek olan şekspirvari düşüşlerdir bizi onlara çeken. tutunamayan sevgimiz, bir tutunamayan gördüğümüz zaman hemen özümsemimizdir bu filmleri yoğun olarak duyumsamamızın nedeni. naif-türkçeleştirdiğimiz en güzel sözcük-, duyarlı, yalnız, romantik film karakterlerinin hepsi birbirine benzemektedir, farklı yerlerde aynı dönüşümün tutunamayanları olarak.
yavuz turgul, şener şen ikilisi türk sinemasında eşi benzeri olmayan bir başarıya ulaşmıştır.
jeremy bu filmlerin hepsini izlemediysen senin için üzülürüm, bir şekilde temin et.
ve kendim adına da üzülüyorum, bu filmlerin hiçbiri arşivimde yok.

Karanlık

Bilmediğim bir yere bıraktılar beni

Korkuyordum

Herkes nereye gitti ise, ben de oraya gittim

Onlar dışarıda kaldı

Ben içeride ısındım, büyüdüm

Zamanı geldi dediler sonrasında

Bambaşka bir yere bıraktılar

Korkuyordum

Sonrası mı?

Artık bitsin istiyorum

19 Ekim 2008 Pazar

Gece

Ayrı bir havası var kuşkusuz. Herkes uykuya dalar, teknolojinin tüm nimetleri susmaya başlar ve sessizliği dinleriz sadece. Huzur dolu oluyorum tek başıma çalışma lambasının başında hiçbir şey yapmadan otursam bile. Sen de sever misin sevgili okuyucum paylaş bizimle ? En sevdiğim kitapları okuduğum ,arada da bir iki kelime karalayıp rahatladığım sessiz dakikalar...Sevdiğim kadınların ne yaptıklarını düşünürken tükettiğim sigaralar...
Efkarlandım be üstad ...
Gece boyu oturup , günün ağarmasını izlemekten keyif alan tüm dostlara selam olsun. İyi sabahlar hepinize...

Yılbaşı

Daha ekimin ortasındayız. İki buçuk ay gibi bir süre var yeni yıla . Bu akşam nedendir bilmiyorum, yılbaşını nasıl geçirsem diye düşündüm kendi kendime. Aslında böyle zamanlarda çok da planlı hareket ettiğim söylenemez. O zaman ne eserse ona göre takılırım . Yalnız bir keresinde lüzumsuz ağabeyin bana getirdiği öneri ile bir şeyler düşünmüştük. Lise tayfasından ,o kadar da samimi olmadığımız bir arkadaşın evine gidecektik. Herkes içeceği şeyi getirecek , geyik muhabbetin dibine vurup , hiç bir amacı olmayan bir etkinlikle kafamızın içini boşaltacaktık. Gayet iyiydi , zaten ne yapacaktım ki başka evdekilerle oturup , birlikte zaman geçirecektim her zaman ki gibi bu olmasa. Böyle olmasını beklerken son gün lüzumsuz ağabeyden (ya da mc den hatırlamıyorum tam olarak) haber geldi. Eleman bize satış koymuş . Ordu gibi de gelmeyin demiş. Ordu ben miydim ? O kadar da kalabalık değildik, üç kişiydik zaten. Böyle de satış olmaz ki üstad. Neyse ne yapacağımızı düşünürken , bize gelin dedim mc ile lüzumsuz ağabeye. Kendi rutin yılbaşıma onları da dahil etmiştim. Hep beraber yemek yenildi , gerçi onlar yemek yemişlerdi gelmeden. Biz dayımlarla alt kata geçip biraz demlendik. Biraz muhabbet ettik. Sonrasında gece yarısı yaklaştığında yukarı annemlerin yanına çıktık . Herkes birbirini öptü . Gece yarısından sonra benim odama geçip muhabbet etmeye karar verdik. Dayımlar sağolsun periyodik olarak bizi yalnız bırakmadılar. İki farklı kişilikten , iki farklı hayat hikayesi ve bir dolu nasihat dinledik. Zaten muhabbet esnasında sevgili mc kopup gitmişti aramızdan. Sabaha doğru herkes uykuya daldı. Fakat lüzumsuz ağabey her zaman yatağını aradığı için uyuyamamıştı gece. Öğlene doğru uyandık . Bir şeyler yedik , ondan sonra ben de lüzumsuz ağabeyime ve de sevgili mc ye eşlik ettim dışarı çıktık. Onlar evlerinde döndüler, ben de özlediğim şehir de yılbaşı melankolisi yaptım .Yalnızdım , yalnız başıma sarayburnu sahilini yürüdüm. O zamanlar marmaray sıçmamıştı sahilin içine tabi. Şimdi ne konumda bilmiyorum .Biraz yürüdüm , bir kaç sigara içtim , sonra kuyruğumu da toplayıp evime döndüm ben de.

Öyle işte üstad , bu akşam durduk yere yılbaşı aklıma geldi. Sonra da beraber geçirdiğimiz bu yılbaşı. Bu yılbaşı yine yalnızım ,ve yine bir planım yok. Belki istanbul' a bile gelmeyip evde şarabımı yudumlarken bir yandan lüzumsuz ağabeyin bana önerdiği filmlerden seyrederim. Belki birileri çağırır bizi bu yılbaşı için ne dersin. Ya da forum siteleri gibi buluşma düzenleriz . Ha ha. Lüzumsuz ağabey fan club beyoğlu buluşması... Hiçbir zaman gerçekleşmez böyle bir şey lüzumsuz ağabey lüzumsuz işlerle uğraşmaz çünkü. Neyse üstad sağlıcakla...

18 Ekim 2008 Cumartesi

iki bin sekiz, ekim

eskiden love street i dinleyip, wong kar wai den veya truffaut dan bir şeyler izledikten sonra birilerine aşık olma gerçekten çok basit gelirdi bana. herkese gülümseyebilirdim ve bu gülümsemeler sadece o ana ait olurdu.
ve şimdi ne zaman yeni bir kadınla tanışsam ve ne zaman onu bir sevgili olarak düşünsem aklıma o ilişkinin nasıl biteceğine dair bir öngörü geliyor.
kurşun yola çıktı.

bekleme odası

zeki demirkubuz kendisine yönetmen mi olduğunu soran herife yalan söyleyip, uzaklaşırken biz de zeki demirkubuz la beraber herifin yanından ayrıldık.
zeki demirkubuz un en sevdiğim sahnesi, tartışmasız.

kim ki duk

peki kim ki duk için artık kendini taklit mi ediyor demeliyiz-dikkatini çekerim jeremy, bak tekrar kelimesini kullanmadım- yoksa şu an çektiği filmleri sanatsal gerçekçiliğe kayışının sancılı geçiş evresi olarak mı görmeliyiz?
bu sorunun cevabını vermek için öncelikle son sekiz filmini izlediğim kim ki duk un ilk yedi filmini de izlemem lazım ve önümüzdeki senelerde çekeceği birkaç filmi daha izlemem.
kim ki duk benim için çağdaş uzakdoğu sinemasının üç büyülü isminden biri-tsai ming liang, wong kar wai-, sinemasının alacağı şekle çok önem veriyorum.
uzun bir kim ki duk yazısı yazmayı da umuyorum bu aralar jeremy.

16 Ekim 2008 Perşembe

üç maymun&ebru ceylan

iç deneyi okuyan okurlarıma arada sırada kıyıda köşede kalmış, bir raslantı sonucu öğrenecekleri isimlerle, çalışmalarla tanıştırmaya çalışacağım. ah ama siz zaten biliyorsanız, ukalalık yapmayın, genç okuyucularım da var benim.
eğer siz de benim gibi üç maymunu merakla bekliyorsanız, büyük ihtimalle daha önceki çalışmalarını sindirmişsinizdir çoktan. ama filmin senaristi ebru ceylan ın yirmi iki yaşındayken çektiği kıyıda isimli kısa filmden haberinizin olmaması da kuvvetle ihtimal. kıyıda cannes film festivalinde gösterimi yapılan iki türk kısa filminden biri-bu bilgiden tam olarak emin değilim, diğeri de koza- ve türkiye de kısa film çekmek isteyenlerin kesinlikle izlemesi gereken birkaç denemeden biri. henüz otuz iki yaşında, umarım kendi çektiği bir filmi de izleme şansımız olur.
filmin linki:
http://www.ebruceylan.com/photography/kisa_metraj_kiyida_filmi.php

reklamlar

hani restoranlar, alışveriş merkezleri veya herhangi bir ticari işletme açıldığında kısa dönemde müşteri toplamak için ilerleyen aylarda izleyecekleri çizginin dışında seyrederler ya, benim durumum da böyle oldu, iç deney i ilk günlerinde öksüz bırakmak istemiyorum, kısa da olsa bir şeyler karalamaya çalışıyorum.
bugünkü konumuz reklamlar, ttnet reklamlarını hakkındaki izlenimlerim. ttnet mazhar alanson ile biricik suden inin reklamlara çıkardığında çalışmayı sevimsiz bulmuştum, senaryo iticiydi, oyun hakkında yorum yok ve mazhar alanson reklam için anlaşılacak en son kişiydi belki de. ve sonra geçen istanbul film festivali sırasında şu kızla oğlanın oturdukları, oğlanın çayı vakumladığı-böyle bir çay içme yok arkadaşlar- sonra oğlanın dalkavuk perdeden mazhar dan bir şeyler indirelim mi dediği, sonra mazhar alanson ın çıktığı, daha doğrusu onların hayal ettikleri, bütün reklam boyunca yavşayan çocuğun yüzündeki pelte ve ablak ifadenin gitmediği reklam. şimdi öncelikle bir konuda açıklayayım. mazhar alanson un bu reklamda çıkmış olması benim için hiçbir şey ifade etmiyor, bir reklam anlaşması yapması da beni ırgalamıyor, feridun düzağaç bile binbir gece de oynadıktan sonra-iki gün önce gördüm, dumur- mazhar alanson a kim ne diyebilir ki? popüler kültüre öyle veye böyle bulaşmış kişiler için bu durumda anormal bir şey yok. neyse reklama döneyim. bu reklamı festivalde defalarca izledim ve yanımda defalarca tanımadığım insanlar vardı ve bütün gösterimlerde aynı tepkiyi verdi salon. bu reklamı çekenler ne kadar tiksinç bir iş yaptıklarının farkında değiller mi, gerçekten kafam almıyor. sonra gülse birsel ile mfö nün ö sünün reklamı geldi. mazharla biricik in mide bulandırıcılıkta en son kerteye ulaştığını düşünmüştüm, ama gerçekten bu ne jeremy ya. ya bu nasıl bir iğrençliktir, daha ne kadar antipatik olabilir insan. en bomba reklamı da geçen gün gördüm. ttnet vitamin diye bir şey yapmış efendim, reklamda mutlu baba evladının-karısı da yanında tabii ve güzel bir koltuk ve gömlek giyen bir baba- ttnet vitamin sayesinde ödev yapmaktan zevk aldığını söylüyor. öğrencilik hayatım boyunca ödev yapmaktan zevk alan birini ne gördüm ve işittim ve böyle bir insan olacağını da inanmıyorum. ve hepmiz onun gittiğinden yoldan döndüğümüze göre ödev yapmanın ne menem bir şey olduğunu biliyoruz ve böyle bir saçmasapan bir reklama kimsenin inanmayacağını da küçük bir çocuk bile görebilir. bu kadar kötü bir reklam serisini türkiye de kimse yapmadı, kolayına da kimseyi bu seviyenin üstüne çıkamayacak.
o zaman biraz da güzel bir reklamdan bahsedelim. levis öyle reklamlar yaptı ki, artık levis in reklamlarını bekler olduk. gelmiş geçmiş en iyi reklamlardan olan moonbathe, sonra levis ın tarihine bir bakış, geçen sene levis ın duyumsattığını iddia ettiği ruh haletini gösteren afiili bir eskiz-aslında daha eskilere gidince de hayal kırıklığına uğramıyorsunuz, ve en son olarak bu sene hedef kitlesine çok sempatik gelecek bir çalışma. görsel olarak belki güçsüz kalıyor öncülleriyle karşılaştırınca ama bu naif reklamı da çok sevdim. gerçekten öyle güzel işler yapıyorlar ki, insanın o senaryo ekibinde olası geliyor.
görüşürüz.

14 Ekim 2008 Salı

istiklal notları

iç deney de bir etiket altında topladığım yazılarım olsun istedim, istiklal de gezinirken aklıma gelen, başımdan geçen, gözlemlediğim, gördüğüm olaylardan aldığım notları ara ara iç deney de paylaşacağım ve bu yazıları yaratıcılığımın tıkandığı bir noktada ortaya çıkan istiklal notları adlı etikette toplayacağım. evet daha afili bir isim aklıma gelirse bunu değiştiririz.
son günler de dikkatimi çeken bir durum var. beyoğlundaki her kitapevinin vitrininde heidegger in varlık ve zaman kitabını görüyorum. evet, yeni çıkmış bir çeviri ve mevzuyla ilgili olanların dört gözle bekledikleri bir çeviri ama bu kitap bütün kitapevlerinin vitrininde nasıl arzı endam ediyor anlayamıyorum. heidegger benim farkedemediğim bir dönüşüm sonucunda türkiye de popüler bir isim mi oldu, yoksa cadde üzerindeki "herhangi" bir dükkan aslında o kadar da boktan bir yer olmadıklarını mı anlatmak istiyor. nasıl olursa olsun bir yanda çılgın türkler bir yanda heidegger komiğime gidiyor jeremy.
birde istinasız nereye girersem gireyim gözüme sokulan bir kitap var, senin de dikkatini çekmiştir bu durum. hani bakkallarda sabah ekmek geldiğinde üstüste istiflerler ya ve bakkala giren herkesin eli oraya gider, bana bu durum bunu hatırlattı. acaba orhan pamuk bu konu hakkında ne düşünüyor, her şeyden bahsederken biraz buna da değinse de öğrensek.
görüşürüz.

Tatil

Güzel bir yaz günüydü. Kavurucu güneş kaybolmuştu. İnsana huzur veriyordu dışarıdaki aydınlık.Bu hava değildi belki insanı sarhoş eden ama beni bile keyiflendirdiğine göre güzel olmalıydı. Kendimi yaklaşık bir haftadır eve hapsetmiştim. Aslında severim evde zaman geçirmeyi. Kalabalıktan uzak , sessiz odamda oturur gün boyu bir şeyler okurum. İlham perisine denk gelip de bir şeyler karalayabilirsem değmeyin keyfime. İnanın bu yaz aylarında oradan oraya seyahat eden, denize giren , bütün gün dolaşan , üstüne de geceleri eğlenmek için bir yerlere giden , eve dönüşte de dinlenme ihtiyacı hisseden sizlere hiç imrenmiyorum. Asıl tatili ben yapıyorum be !
Bir annem olur gündüzleri evde. Sabah kahvaltı ederiz, üzerine bir de çay sohbeti yaparız. İlgimi çekmeyen şeyler hakkında konuşsak bile onunla konuşmak keyif verir bana. Ara sıra da ailenin diğer fertlerini çekiştiririz. Eee , dedikodu yapmayan kaldı mı ki bu devirde? Rutin halini almıştı , bu kahvaltı ve çay sohbetleri. Ondan sonrasında o da yalnız bırakır beni, çekilirim odama. Arada sadece çay isteyip istemediğimi sormak için seslenir o kadar. Her zaman evde kalmıyorum tabi. Çıkıp sahil şeridinde yürümeden duramam . İstanbul’ da yaşayacaksın ve gidip denizi seyretmeyeceksin. Bu mümkün değil benim için. Bunlardır benim tatil anlayışım , sizinki benim için çok yorucu.
Evde kalmak bu kadar hoşuna gidiyor da neden hapsedildiğinden bahsediyorsun diye soracaksınız, beklersiniz eğer anlatacağım.
Yapmam gerektiği söylenen her şey beni boğmaktan başka bir şeye yaramıyordu ve de kaçış noktam olan kitaplar küsmüştü bana. Bir beş dakika bile odaklanamıyordum okurken ,kafamın içini tilkiler meşgul ediyordu. Kaleme sarılmayı denediğimde ise eğrilerden martılar ve de kesik çizgilerden deniz çizmekten başka bir şey yapamıyordum. Ha pardon , en iyi yapabildiğim geceleyin gökyüzü resmiydi. Zifiri karanlık…
Balkona çıkıp insanları seyrediyordum , belki kendimi kandırırım da dışarı çıkarım diye. Ancak onlara yaklaşmak istemiyordum. Kimseyi etrafımda görmeye tahammülüm yoktu. Evin içinde deli divane dolanıyordum . Bazen uyuma denemeleri yapıyordum . Ne oturma odasındaki çekyat , ne de yatağım bu imkanı vermiyordu bana. Geceleri ise gözlerim de derman kalmayınca kadar televizyon seyrediyordum yatağımdan. Her seferinde de bu boş şeyleri seyrettiğim için hayıflanıyordum. Evde kalmaktan hiç bu kadar sıkılmamıştım.
Ama bugün balkona çıktığımda olan oldu , içimde bir kıpırtı vardı , yaşam belirtileri görüyordum kendimde. Biran önce hazırlandım ve dışarı çıktım. Akşama bir iki saat kalmıştı ve güneşi kaçırmadan kendimi deniz kenarına atmak istiyordum.Denize ulaşmam iki otobüs değiştirmem gerekiyordu. İlk bindiğim her zaman ki gibi bomboştu. İş saatleri dışında kimse mahalleyi terk etmez hafta içleri . Yol kenarındaki insanları seyrederken bile keyif alıyordum otobüste. İkinci otobüste de en arkaya geçtim ve pencere kenarındaki yerimi aldım. Camdan dışarıyı seyrediyordum yine hareket halinde iken. Otobüs duraklarda durduğunda da binenlere bakıyordum. Belki güzel bir kadına denk gelirdim kim bilir ? Onu da ikna eder , gider deniz kenarında yürürken sohbet ederdik. Sonra deniz kenarındaki kayalardan birinin üstüne oturur seyreder ve dinlerdik İstanbul’u tek kelime etmeden. Konuşmak , paylaşabilmek ve onun gülümsemesini seyretmekti ihtiyacım olan. Üstad hep der zaten. Yanında gülümseyen bir kadının varsa kendini şanslı saymalısın diye. Ben de onu arıyordum bugün belki de.
Birkaç durak geçtikten sonra binenlerden biri dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Otobüse binen benden iki ya da üç yaş küçük bir genç kızdı. Siyah askılı bir bluzu , siyah dar bir kot pantolonu ,beline kadar uzanan sapsarı saçları vardı. Onu rahatsız etmemek için gizlice seyretmeye başladım onu. Oturacak yerler olmasına rağmen orta taraftaki boşlukta duruyordu öylece. Bu da benim onu daha rahat seyredebilmemi sağlıyordu. Rahatsız etmemek için dikkatli hareket etmeme rağmen bakışlarına yakalandım. Onu rahatsız etmiş olduğum için utandım , yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Kafamı camdan yana çevirdim ve kendime kızmaya başladım. Sonrasında ise dayanamayıp tekrar bakışlarımı o tarafa yönelttim bu sefer bana gülümsediğini fark ettim. Belki içine düşmüş olduğum çocukça duruma gülüyordu, yanaklarım kızardığını fark etmiş olabilirdi , ya da tedirgin hareketlerimden dolayı gülüyordu. Gülümsemesi beni heyecanlanmıştı,kız arkadaşlarının yanına gidip de iki kelime konuşamayan küçük çocuklar gibiydim. Sonrasında bakışlarını yola doğru çevirdi ,beni öylece bırakarak. Bunun üzerinden fazla geçmeden kapıya doğru hareketlendi. Durağa yaklaştığımız da ben de bir an için inmeyi düşündüm , sonra yapmayı düşündüğüm şeyin ne kadar aptalca olduğunu düşünüp vazgeçtim. O indi otobüsten , ben de yeniden hareketlenen otobüste hala onu seyrediyordum. Yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Fazla geçmeden birden otobüsten inmek için ayaklandım , belki onu kaçırmadan önüne çıkabilirdim. Otobüs Haliç’i geçip geri dönecekti. Fakat trafik sıkışmıştı ve artık ilerleyemiyorduk. Dayanamadım şoföre ön kapıyı açtırıp atladım aşağıya. Koşmaya başlamıştım. Koşarken de onunla beraber inmediğim için kendime kızıyordum. Koştum , koştum , koştum… Gelmesini beklediğim yere vardığımda nefes nefese kalmıştım. Yolun kenarına oturup beklemeye başladım. Gelen giden kimse yoktu. Belki yolda bir yere uğramıştı birazdan gelecekti buraya. Biraz daha bekledim gelmedi , bir de sigara yakıp beklemeye devam ettim.
Hala görünürle de yoktu ve de sigaram bile bitmek üzereydi. Geleceği yoktu , belli ki ara sokaklardan birine sapmıştı. Sarayburnu’na doğru yürümeye başladım. Deniz kenarında biraz yürüdüm , ama sabah ki neşem kaybolmuştu . Tekrar yalnız olduğumu hatırlamıştım, gülümseyen bir kadınım yoktu bana huzur verecek. Fazla dolaşmadan eve dönme kararı aldım. Zaten akşam da olmuştu güneşi de kaçırmıştım.
Artık otobüsler doluydu, trafik sıkışmıştı bütün yollarda. Beni eve götürecek otobüs iyice doluydu , zorla bindim otobüse. Duraklar geçmeye başladı. Ağır bir ter kokusu vardı , rahatsız etmedi her zaman olduğu gibi. İnenler oldukça , ben de arkaya doğru ilerlemeye başlamıştım. Burnuma gelen hoş bir parfüm kokusu vardı ama aldırmadım bile . Artık bir an önce eve gitmek istiyordum. Son durağa geldik indim. Eve doğru yürümeye başladım. Eve gider gitmez uyuyacaktım. Suratım iyice asılmıştı . Her şey yeniden başlamıştı. Bütün zorunluluklarım (sorumluluklarım) aklıma gelmişti birden. Bir şeyler atıştırdım , sonra da odama geçip yatağıma girdim. Hep yaptığım gibi çok uzun bir süre uyumak isteyerek uyudum. Belki bir beş sene… Sonra uyandığımda kendime gelmiş olacaktım , her şey silinmiş olacaktı.
Uyandığım da gecenin ikisiydi. Tekrar yatamadım , kendime bir kahve aldım , masamın başına geçtim. Otobüsteki kızı çoktan unutmuştum zaten , canımı sıkan bambaşka şeylerdi , belki de her şey. Esas olan bana dayatılan şeylerdi , canımı sıkan şeyler nasıl olacak da beni mutlu edecekti? Başkaları bunları nasıl yapıyordu? Sanırım ben artık kendimi kandıramadığımdan bunlar bana zor geliyordu . Bir kitap aldım elime okuyamadım . Bir kahve daha aldım kendime , bir de sigara yaktım yanına. Kalemi elime aldım . Bir şey yazamadım. Eğrilerden martılar , kesik çizgilerden denizler yaptım kendime. Zifiri karanlıktı…

13 Ekim 2008 Pazartesi

paragraf sorunsalı

paragraf sorunsalı, bir sorunsal olmaktan çıktı, teknik çalışmalarımız sonucunda hallettik.
düşünsene paragraf atamadığımızı.
yaşadığım kriz sonucunda paragraf atmadan tamamlayabildiğim iki kısa yazı yazdım.
yani yazıların başını, sonunu ve diğer cümlelerini kestim jeremy.
evet, bir kez daha gördük ki paragraf atlayamadığımız zaman biz bir hiçiz.
evet, herkes bir thomas bernhard değil
ve itiraf edelim hepimiz bir yılmaz özdil taşımıyor muyuz içimizde?-ertuğrul özkok style-
ve yaşadığımız bu kriz sırasında hayatımda sahip olduğumuz değerlerin benim için ne kadar önemli olduğunu anladım.
bin nasihat, bir musibet benzeri bir şeyler.
aslında yazı yazacak bir durum yok ama sevgili burak a yeni biçemimizle bir yazı yazma sözü verdim, o yüzden devam etmek zorunda hissediyorum.
istersen şimdi yazıyı okumayı bırakabilirsin jeremy.
düşündüm de-hala bu yazıyı okuyorsun, ya ne kadar sıkıcı bir hayatın var senin.
lanet olsun, ben oturmuş burada saçmalıyorum ve sen okuyorsun beni. yani bu ne kadar hapsolmuş, ereğini kaybetmiş, sapıtmış bir hayat ki sen hala beni okuyorsun.
ve ben hala neden yazmaya devam ediyorum söyleyecek hiçbir sözüm yokken.
yani ben senin yerinde olsam gider bir kitap okurum, iç deneyi okurum, sevgilimi ararım ve özür dilemekten daha iyi bir şeyler yapmayı başarırım veya herhangi bir şey.
hadi lütfen kapat sayfayı ve bir şeyler yap.
her dediğimi de ciddiye alma-okuyucuyu kaybetmemeye yönelik son dakika yaltaklanması-
lütfen beni okumaya devam et.
iyi geceler.

tanımsız


sanırım dünyanın en güzel ağlayan kadını.. aslında pretty close-!!!!!- eminim ama bilirsin ağlarken görmediğim milyonlarca, milyarlarca kadın var.

trt

ve koskoca trt ye hilmi yavuz ve selim ileri den baska edebiyat programı yaptıracak başka birini bulamadıkları, bulmadıkları için sinir oluyorum. adam çıkmış karşıma her sene aynı şeyler diyor, yeter ulan, memlekette başka şair mi yok?

nevrotikgiller familyasının esrik ferdinden selamlar

Ah ah.. Ey okuyucu, üç gün içinde bir yazı yazmadım diye hemen anketlerde dalga unsuru oldum. İşte ben de şimdi, açılış yazımı huzurlarınıza sunuyorum ve de sizleri selamlıyorum. Kısa soluklu ilk blog denememin sonucunda yaşadığım hezimetin hemen akabinde, sevgili dostlarımla birlikte açmış olduğumuz bu blogda sizlerle bir arada olmaktan mutluluk duyarım. Umarım bu blog da benim uğursuzluğumdan nasibini almaz. Bu blog aslına bakarsanız birbirinden uzaklara savrulmuş üç dostun kullanmış olduğu bir çeşit iletişim aracı. Bu iletişim aracıyla sizlerle de iletişime geçebilirsek ne ala. Umarım burada edebiyatın, müziğin, sinemanın ve de tabii ki geyiğin dibine vururuz, lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin. Bir dahaki yazıma kadar esenlikle kalın.

13 Ekim 2008

evet bugün emek de eve dönüş isimli filmi izledim.
önümde ve yanımdaki koltukları on beş on altı yaşındaki çocuklar doldurdu. ben onların yaşındayken film ekimi bile daha yoktu, ama olsaydı da gitmezdik heralde.
neyse efendim bu genç sinefil adayları hanımlardan iki tanesi, yanımda oturanlar, bana galatasaray dan mısın "abi" dedi. ama abi kelimesini günlük hayatta kullandığımız biçimiyle değil, sözlük anlamını kastederek söyledi. bana resmen abi dedi jeremy.
ve sonra bir önümüzdeki kızlardan bir tanesi de benden sakız istedi. film başlayana kadar düşündüm, daha önce tanımadığım hiç kisme benden sakız istememişti. merak ediyorsan söyleyeyim, sakızım vardı ama vermedim.
ilginç bir başlangıç oldu, ama jeremy film felakettti. filmin yakaladığı sitcom duyarlılığı hakkında yorum bile yapmak istemiyorum. aslında benimde suçum var, bu filmin dogma olduğunu sanmıştım, ama film başladı ve filmin dogma olmadığını anlamak için iki dakika yetti. yani bu adam on sene önce neler yapıyordu, simdi 40 yaşında çok daha iyi olmalı, ama felaket abi, bir daha senin filmine giden de senin gibi olsun.
ayıptır.
sinirliyim.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Büyümek

Büyüyünce;
Her şeyi bildiğini sanıp,
Hiçbir şey bilmeyen biri olacağım ben.
Küçükken de;
Hiçbir şey bilmediğimi düşünürlerdi zaten.
Galiba ben hiç büyümüyorum.

10 Ekim 2008 Cuma

eylül 2005

2005 yılının eylül ayında okulumuzun yüzüncü yıl kutlamalarına katıldıktan sonra çocuklarla beraber nevizade de bir mekana takılmıştık. akşam saatlerinde barın televizyonundan semra hanım ın oğlu ata nın öldüğünü öğrendik. hiçbirimizi bu habere şaşırmadı, üzülmedi, bazılarımız sırıttı, çoğumuzu ırgalamadı, hatta tv de sürekli bu adamları görmenin verdiği sıkıntının dile getirilmesine neden oldu.
bir süre sonra bir arkadaşımla yıldız da otururken laf ata nın ölümüne geldi ve ata nın esrar kullanarak dünyada ölen tek insan olduğunu söyleyip on beş yirmi saniye eğlendik. ata nın hikayesi sabah gazetede okuduğumuz bir haber veya dün akşam gittiğimiz mekanda başımızdan geçen bir olaydan farkı olmayan, sadece diyalog yaratmayı sağlayan herhangi bir "şey"di.
işte bugün aklıma ata geldi ve açıkçası onun için üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. ve bizim davranış biçimimizinde atipik değil, tersine tipik olarak adlandırılması gerektiğini düşünüyorum.
görüşürüz.

Umut

İstanbul’un Anadolu yakasını pek bilmem. Beyoğlu uğrak mekanımdır, ne zaman arkadaşımla buluşsam orada oturacak bir yerler buluruz. Kalbimin daha hızlı çarpmasına neden olan gülümseyen bir yüz yüzünden Anadolu yakasını da keşfetmeye başladım. Sahil şeridindeki küçük mahalleler bu karmaşık koca şehirde tüm sıcaklığı ile bir şekilde yaşamına devam ediyordu. Belki bir gün orada bir evimiz olur kim bilir ? Çıkar boğaza doğru iki sigara tellendirir melankolinin dibine vururuz. Belki bir de şarap deviririz ne dersin üstad . Neyse hayalleri bir kenara bırakıp hikayemi paylaşayım.
Tüm zorluklara rağmen bütün güçleri ile bizi o bir yakadan diğerine taşıyan vapurlardan birinden indikten sonra Kadıköy’ün tek sevdiğim yeri olan denizin kıyısındaki bankların olduğu yere doğru ilerledim. Neden bilmem denizden uzaklaşınca kendimi kötü hissederim her zaman. Eylül ayıydı ve ben de ne zamandır okumadığım Eylül’ü de yanıma alıp kendimi buraya atmıştım. Eylül ayında Eylül’ü okuyordum ne güzel değil mi? Banklardan birine kuruldum, şehrin gürültüsüne kulak tıkayıp dalga sesleri eşliğinde kitabı okumaya koyuldum. Arada bir kafamı kaldırıp , artık çok az gelebildiğim bu şehrin güzel siluetini seyrediyordum. Etrafıma bakındım yaşlı bir çift bir banka oturmuş bir şeyler konuşmaktaydı. İmrendim onlara üstad. Benim de yanımda uzun yıllar boyunca bir şeyler paylaşabileceğim birisi olacak mı? Her şey ters gittiğinde bile bana bakıp gülümsesin , kaygılanmamı söylesin yeter yanımdaki. Çok mu şey istiyorum acaba ?
Biraz etrafı seyrettikten sonra yeniden okumaya koyuldum. Ama uzun sürmedi , bugün okumaktansa etrafa bakınmak, yollarda yürümek istiyordum. Bir yere gidermiş gibi adımlar atmak istiyordum, ama hiçbir yere gitmek istemiyordum. Gözüme ufak bir çocuk takıldı. Az ilerideki bankta oturanlarla konuşuyordu. Ne konuştuklarını anlayamayacak kadar uzaktaydım. Elinde bir darbuka vardı çocuğun , yüzünde de çok tatlı bir gülümsemesi.. Küçük çocuklar ne güzeldir, onların hiçbiri çirkin değildir fark ettin mi üstad ? Çirkinlikler hep ilerleyen yaşlarda gelir. Çok severim çocukları , özellikle de kız çocuklarını. Erkekler soğuk olur çünkü, kızlar daha sıcak kanlıdır. Ama hepsinin gözleri çok tatlıdır. Öyle bir bakarlar ki… Kitabı kapatıp seyretmeye başladım çocuğu. Banktakilerle biraz konuştuktan sonra bana doğru yürümeye başladı. Etrafta bir sürü çocuk türemişti ya dileniyorlar ya da bir şeyler satmaya çalışıyorlardı. İnsanı bezdirene kadar uğraşırlar sonra da istediklerini yapmazsanız sövüp , beddualar eşliğinde uzaklaşırlardı. Bu çocukta farklı bir şeyler vardı hissediyordum. Belki daha yeni başlamıştı o yüzdendi kim bilir? Zamanla o da değişirdi , bütün çocuk hayalleri kaybolur, o da diğerleri gibi beddua etmeye başlardı bize yalın ayak dolaşmaya alıştığında , kol kola sevgililerin dolaştığı , işe gidip gelen iş adamlarının , kadınların , aylak aylak dolaşan öğrencilerin , düzgün bir hayatı olup da bunları fark edemeyen insanların arasında.
O yüzündeki gülümsemesini koruyarak yanıma geldi. Oturduğum bankta kuruldu. Yorulmuştu belliydi.
- Niye darbukanı çalmıyorsun ?
- Bilmiyorum ki.
- Senin değil mi o ?
- Cık.
- Olsun sen çalar gibi yap en azından.
- Bilmiyorum ki çalmayı.
- Eee, çalmazsan kimse para vermez.
- Ama benim değil ki darbuka.
- Adın ne senin ?
- Umut.
- Kaç yaşındasın ?
- Sekiz.
Biraz daha konuştuktan sonra cebimden bir lira çıkardım ona uzattım. Kabul etmedi. Demiştim size o farklıydı.Kabul etmedi.
-Al ama bak sen beni kırmadın oturdun konuştun ben de sana bunu veriyorum ne olacak ki teşekkür ederim sohbetin için.
-Hayır ben teşekkür ederim.
-Ben teşekkür ederim.
-Hayır ben teşekkür ederim.
Gülüştük. Zaten konuşma boyunca utangaç bir ifade ile tatlı gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmadı.Sonra kalktı yanımda ağır adımlarla yürümeye başladı. Arkasını dönüp bir kez daha gülümsedi bana. Yavaş yavaş uzaklaştı, başka bir bankın önüne gitti. Ben tekrar kitabı açtım. Ama yine okuyamadım . Kafamı kaldırdığımda Umut gözden kaybolmuştu. Ben de oturduğum yerden kalktım. Sahil yolundan Moda’ya doğru yürümeye başladım. Aklıma beni İstanbul ‘u C. gibi dolaştıran o tatlı gülümsemeye sahip kız geldi. İşi bitince buluşacaktık oturduğum yerde. Sonra da seyrettiğim bir film geldi aklıma. Film de yunan mitolojisindeki bir hikayeye gönderme yapılıyordu. Adam önde yürüyordu, arkasında da geride bıraktığı sevgilisi geliyordu. Eğer arkasını dönerse kaybolacaktı kadın. Ben de arkama bakmaya korktum ,bir sigara yaktım yoluma devam ettim.

9 Ekim 2008 Perşembe

baslarken

selam
bir ilk yazı yazılması gerekiyordu ve sanırım bunu benim yapmam gerekiyordu ve zaten baskasının yapmasına izin vermeyecektim ve zaten yazmak istiyordum-
iste karsındayım jeremy.
jeremy i bilmeyenler icin jeremy sensin jeremy dersem acık olur mu?
ürkmene gerek yok, kafkaesk bir deneyim beklemiyor seni bu sayfada.
neler yazacağımızdan bahsetmeyeceğim, bilirsin yarın ne yemek yiyeceğini bile bilmezken neler yazacağını anlatmaya kalkmak bizim için ironik olur.
her neyse bir şey aklıma geldi anlatacağım.
sevgili gar sakiniyle bir pazar ikindisi evde oturmuş önümüzdeki hafta ne yemek yiyeceğimiz planlıyorduk ve jeremy senin de gördüğün üzere o kadar sıkıcı insanlarız ki bir haftalık yemek planımızı yaptık on bes dakikada.
ve sonra gar sakinine döndüm ve aksam ne yiyeceğimiz sordum.
bilmediğini söyledi.
sanırım hayatımda aldığım en güzel cevaplardan biriydi.
pekala, gar sakini ben ve burak nişantaşı anadolu mezunu gençleriz. gar sakini müzik, tiyatro, dans, resim-aklına gelebilecek her sanat dalında yeteneği olan bir insan olsa da simdi koc da matematik dersi veriyor. sevgili burak ise boğaziçinde dalgın bir matematikçi olmayı reddedip ankara da bilgisayar okumayı seçti, bu tercihi hakkında yorum yapmak istemiyorum. ikisi de analitik zekaları çok gelişmiş insanlar, gerçekten benim de kafamın o kadar çalışmasını isterdim. benim için de eq mun gelişimiş olduğunu söyler insanlar, ama bununla ne demek istediklerini tam olarak anladığımdan emin değili. truffaut için derler ya hiçbir şeyden bahsetmezken her şeyden bahseden adam. galiba benim için işler ters yönde ilerliyor, her şeyden bahsederken hiçbir şey den bahsedemiyorum. düşünsene birbirini tanımayan insanlar farklı zamanlarda farklı yerlerde bana hıncal lakabını taktılar. hayır, senden beni pohpohlamanı istemiyorum-o insanlara ne kadar sinir olduğumu tahmin edersin sanırım jeremy. ne olduğumun çok iyi farkındayım. ama bu durum şimdilik böyle, kendimi ifade edebileceğim günlerde olacağından neredeyse eminim.
sayfamızın ismi iç deney ama burada bataille e koşutluk gösteren yazılar bekleme. evet bataille e hayranım ama bu ismi almamızın tek nedeni bu ismi beğenmiş olmam. ilk yazıda altını çizmem gereken tek unsur bu olsa gerek.
sayfa sponsorlarımız bataille, kierkegaard ve chagall a teşekkürü bir borç bilirim, onlar olmasaydı biz bir hiçtik.
görüşürüz dost.