30 Aralık 2008 Salı

ıssız adam üzerine

milliyet gazetesinde gördüğüm bir haberi koyuyorum, konu ıssız adam, bu film hakkındaki yazılarım devam edecek, bir çağın ırmak sineması hakkında bir yazı yazmayı düşünüyorum, bir de bu film üzerinden çevremde duyduğum bazı ilişiklerle bağlantı kuran bir yazı daha yazarım kafamdakileri toplarsam, bu haber ise yoruma gerek bırakmıyor.


GİŞESİ sekiz haftada 2 milyona yaklaşan “Issız Adam”, yapımcısına, yönetmenine, oyuncularına ve çekim mekânlarının sahiplerine kazandırmaya devam ediyor.
Filmde Cemal Hünal’ın canlandırdığı Alper karakterinin gittiği Beyoğlu Asmalımescit’teki Leblon isimli mekânda yer bulmak için bir hafta önce rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Yine Hünal’ın Altuğ Birinci’yle birlikte işlettiği Teşvikiye’deki Zazie isimli İtalyan restoranında da yer bulmak mümkün değil.
‘Ayakta kalıyorsunuz’
İş yemekleri için Zazie’yi tercih eden yapımcı Elif Dağdeviren, “Restoran kadınlar matinesi gibi... Filmden sonra yer bulmak imkânsız oldu, ayakta kalıyorsunuz” dedi. Zazie, geçen yıl Time Out dergisi tarafından yılın en iyi restoranı seçilmişti.

29 Aralık 2008 Pazartesi

yılbaşı üzerine

evet, iç deney olarak yılbaşı öncesinde bir ikibin sekiz değerlendirmesi yaptık ve üstüne birkaç soru daha, hepinizin yılbaşını kutluyorum iç deney sakinleri adına.

yılın olayı?
gar sakini:bence akp'nin kapatilamamasi yilin olayi
uyuyan adam:Ergenekon , genel halimizi yansıtıyordu bence hiçbir şey anlamadan kulaktan dolma bilgilerle seyrediyorduk sadece
lüzumsuz: pek düşünmeye gerek yok, ergenekon mevzusu haliyle, gündemde uzun süre durmasına ve duracak olmasına rağmen bu davadan bir şey çıkmasını beklemek biraz safdillik olur, ama ne yaparsın buralarda böyle oluyor işler.
diğer mevzu da tabii ki iç deneyin açılması:)

yılın siyasi figürü
gar sakini:bence yilin ismi tabii ki i. melih gokcek
uyuyan adam: Melih Gökçek. Bu sene her dönem başka bir konu ile adını duyurdu bize.
lüzumsuz:bütün yıl boyunca gündem kalmayı başarabilmesi ve son tartışmadaki seçmen kitlesine hitap eden kartonlarıyla gönlümüzü bir kez daha fetheden melih abimiz, canımız.

yılın şarkısı, grubu vs
gar sakini:yilin albumu third, sarkisi small, ayrica bu album portisheadin en iyi albumu bana kalirsa
lüzumsuz:eh tabii ki portishead i dinlemek çok hoş oldu, indie olarak last shadow puppets, fleet foxes, turkish aslında bir konu var ile zerre favorilerim.
uyuyan adam:kendisi uyuduğu için bu soruya cevap verememiştir, ehe ehe, bir daha ehe, arada s vardı.

yılın filmi
gar sakini:yaa ben buraya paranoid parki sokmak istiyorum sonuc olarak dvdsi turkiyede 2008de cikti
uyuyan adam:Recep İvedik. Tarihe geçti en çok gişe yapan türk filmi olarak . Başka söze gerek yok.
lüzumsuz:bu hafta vizyona giren fatih ürek filminin araba hediye etmesi yılın en dikkat çeken mevzusu. bu filmin yakalayacağı başarının önümüzdeki senelere etki edeceği aşikar, merakla bekliyorum. bu sene birçok filmi izleyemedim ama aklıma gelenler aleksandra, lorna nın sessizliği, 9.90, düşüş ve özel tim. bizim diyardan dikkati çekenler tatil kitabı ile sonbahar.

yılın televizyon figürü
lüzumsuz: yemekteyiz hasan bize yaşattığı gerçeküstü deneyimle yıllarca unutulmayacak bana kalırsa. kendisini çok seviyoruz
gar sakini:yilin tv programi tabiiki yemekteyiz, hasan konusunda sana katiliyorum, saykadelik kisilik hasan
uyuyan adam:izdivaç

yılın sanat zıbısı
uyuyan adam:cannes daki nbc nin en iyi yönetmen ödülü
gar sakini:hmmm herhalde nbc'nin basarisi, gerci bence o film olmamis
lüzumsuz:şahan gökbakar ın nbc ile ilgili açıklamaları ve sonra gelen gişe başarısı. bu filmi çok seven türk gencinin filmde kendisini gördüğünü düşünüyorum. sürekli aynı kelimeleri tekrar ederek konuşan, çiğ, basit, sevimsiz, tek derdi para olan bu karakter türk gencinin ve aynı zamanda oyuncunun eğretileme bir yansıması.

en çok üzüldüğün an, olay vs
uyuyan adam:Karaköy İskelesi'nin battığı an. Bahsetmiştim zaten bir çok şeyi düşünmeme neden oldu.
lüzumsuz:üzüldüğüm özel bir an hatırlamıyorum. ama bir saniye, bu soru çok özele giriyor. cevaplamak istemiyorum.
gar sakini:bence de ozel bir soru cok berbat bir seneydi duygusal anlamda ama sanat camiasi uzerinden bir cevap gerekirse esbjoern svensson'in vefati
saglik acisindan da taksim ilkyardimda gecirmis oldugum korkunc 1 ocak sabahini da eklyebilirim

en mutlu olduğun, sevindiğin, huzur bulduğun an, olay vs
uyuyan adam:28 Aralık.. Kurtuluş Parkın da oturdum kar yağarken uzunca bir süre. Bu kadar içten gülümsememiştim uzun zamandır ( ya da o kadar sıkıyorum ki kendimi bir süredir çok uzun zaman geçtiğini sanıyorum).
gar sakini:hmmm amsterdam gezimin ilk gunu, ve kapadokyadaki muhtesem turk gecesi, yeni fotograf makinemi aldigim gun
lüzumsuz:: temmuz ayında sevgili gar sakini ile beraber burjuva haftasonu alışverişine çıkıp yazlık konserve almamız arkasından onu pişirip ekmeği bana bana yememiz, akabinde bira, leblebi eşliğinde yuro cup yaptığımız akşam bu senenin en küsel akşamıydı.

yılbaşı senin için ne demek
uyuyan adam:Yanlarında olmaktan hoşlandığım kişilerle geçirmek istediğim bir gece
gar sakini:partiler icin bahane, psytrance partisi varrrr, olleyyyyyy-editor yorumu; iğrenç bir cevap, aslında burada bir solgun ates havası estirmek isterdim ama yazarlarımı küstürmek istemiyorum-
lüzumsuz:yılbaşı benim için o senede yapamadıklarımın önüme serilmesi demek. belki de doğumgünümle bu kadar yakın bir tarhite olduğu için bu vicdan azabını daha derinden duyumsuyorum ama buruk olmadığım bir yılbaşı hatırlamıyorum

2008 deyince ilerde aklına gelebilecekler
uyuyan adam:Haydarpaşa, Anadolu Hisarı , Kadıköy... ilk aklıma gelenler bunlar
gar sakini:8 aylik bitmek bilmeyen tatilim
lüzumsuz:bulantı, üç dakikada hasta olabilme, tekrar bulantı, sek sek, damla, şeftali, bilinmeyen zevkler, yazlık konserve.

2009 deyince aklına gelenler, beklediklerin
uyuyan adam:dingin bir sene, çok güzel geçmesini beklemiyorum sadece
gar sakini:master tezimi yazmis olmak
lüzumsuz:bilinmeyen zevkler

yılbaşında piyango çıkarsa ne yaparsın
uyuyan adam:Bir ev alır parayı da bankaya yatırır faizi ile idare ederdim.
gar sakini:bir sureligine matematigi birakirim, sonra sinema tv okuma yonunde girisimlerde bulunurum, kismetse ilk filmimizi parasini basip cekeriz heheheheh, haa bir de ayse sultan korusundan bir ev alip icini kitap, dvd, ne varsa doldururum
lüzumsuz adam: arkadaşlarıma bir güzel sofra yapardım, sonra yurtdışından bir okul ayarlayıp giderdim istanbul dan, ya da okula gerek yok, öyle giderdim..

ıssız bir adaya düşsen yanına ne alırsın kabili bonus soru:2009 da asla yapmayacağım dediğin, ya da kendine koyduğun yasaklar vb.
uyuyan adam:sigarayı bırakmak diyeyim.
gar sakini:4'den fazla icki cesidini ayni anda icmemek
lüzumsuz adam:2010 da asla yapmayacaklarım listesi oluşturmamak. ya kim hazırlıyor bu soruları yav..

28 Aralık 2008 Pazar

thomas hardy

edebiyatla ilgisi vadideki zambak'ın ötesinde olmayan bir arkadaşım bana sende hardy nin çılgın kalabalıktan uzak'ı var mı deyince afallamamı normal karşılıyorsun herhalde. ne alaka dedim. çağın ırmak ın filminde geçiyor dedi, hatun kişi bu kitabı arıyormuş.
kitabın şu an baskısı yok ve kitaba muazzam bir talep var.
peki şimdi bu ne?
ağlasam mı, gülsem mi bilemiyorum.

26 Aralık 2008 Cuma

sesin rengi

Buraya çok fazla şey yazmak istiyorum
Ancak yorgunum ve içimdekileri kağıda sadece kağıda dökmek istiyorum
Biliyor musunuz şu an sesin rengini görmek istiyorum
Evet evet sesin rengini
Bunu yapabiliriz
Tek ihtiyacımız olan şey algılarımızın kapılarını açmak
Evet sesin rengini görebiliriz.
Buna inanıyorum
ve hayallerde yaşamayı hayallerimi yaşamaya tercih ediyorum.
Teşekkürler lüzumsuz...

24 Aralık 2008 Çarşamba

uyarlamalar

evet, geçenlerde handke nin romanı kalecinin penaltı anındaki endişesine kankası wenders ın yirmi beş yaşında okuldan mezun olur iken çektiği filmi izledim.
vhsrip di, çekim felaketti falan ama hayal kırıklığına uğramamın nedeni bu değil. bütün bu sorun karakterin ruh haletiyle alakalı. wenders karakterin izalosyonunu, boşluk hissini, nesenelerle girdiği sayrıl ilişkiyi, marazi halini bir kenara itmiş-bu arada bu filmin senaryosunu birlikte yazıp yazmadıklarına bakmadım, yazdıysalar durum daha garip bir hal alıyor- bunun yerine fazlasıyla diyaloglara dayanan bir anlatımı var, zaten wenders ın filmlerinin hepsinde bu var, yol üçlemesinin ikincisi mesela, evet konu dağılıyor, bu uyarlama olmamış ve işin entrasan yanı bu kitap kadar okurken sinema uyarlansa ne güzel olur dediğimiz kitap da azdır, wenders yirmi beş yaş için çok zor bir kitap seçmiş bana kalırsa.
uyarlamalar bu aralar türk sinemasında da çok popüler. zeki demirkubuz ve ümit ünal in bir sonraki projeleri roman uyarlaması biliyorsunuz. ümit ünal a gölgesizler teklif edilmiş ,okumuş kitabı ve kabul etmiş, teklif eden adam başka filmleri de satın aldığını öğrendiğimiz hakan karahan isimli cacık şahsiyet-bu filmden soğumaya başladım, ümit ünal a teklif edilmiş olması, altından bu adamın çıkması, candan erçetin vs- başka kitapları da almış kendisi tabii para bok olunca böyle oluyor, her neyse göreceğiz diyorum; türk sinemasında bugüne kdaar yapılmış birçok uyarlama var ve çoğu hakkı verilmeden yapılmış yapımlar ve daha çekilecek birçok şey var her zaman dediğimiz üzere beyaz mantolu adam, korkuyu beklerken, aylak adam hepsi çok güçlü senaryola dönüştürülebilirler.
ve herkes der filmler asla romanın tadını vermez. bence de doğru. peki godard a ne demeli. le mepris, la chionise filmlerine ne demeli. bu kadar uç bir isimden örnek veriyorum, çünkü bence her şey yönetmenin özgün bir dilinin olup olmamasında yatyor. eğer böyle bir şey yoksa kitaba bağlı kalayım, sinemaya uygun olsun derken iki taraftan da istediğini başaramıyorsun, ortaya güdük şeyler çıkıyor. hele bir de özel bir kitabı kendine seçmişsen, bu seneki marquez felaketi gibi okuyucunun ahını alman kaçınılmaz oluyor.

Kar

Oturup düşündüğümde aslında her şeyin o kadar da kötü olmadığını görebiliyorum bazen. Gerçekten güzel şeyler de vardı zaman zaman. Bir şeyler kaybetmiş olarak görmek istemiyorum kendimi. Onları düşünürken güzel bir rüya görürken uyanıp ne kadar çabalasam da tekrar o rüyayı göremediğim aklıma geliyor.  Can sıkan nokta bu herhalde. 

Oturup sürekli bir şeylere hayıflanmaktansa şu an bir şeyler yapmak daha akılcı geliyor bazen. Takıldığım her şeyden uzaklaşıp hoşuma gidecek bir şeyler yapmak. Evet geçmiştekilerden tamamen koparsam kendime yabancılaşırım , ancak sürekli onlar arasında kalırsam da diğerlerine.

Bugün her şeye rağmen sevemediğim bu şehirde bile yapabileceğim bir şeyler bulacağım. Kar her tarafta, tüm gece yağdı , yağmaya da devam ediyor. Ben de birazdan çıkıp kulaklığımı takıp biraz dolaşacağım, etrafıma , insanlara bakacağım. Monoton sıkıcı hayatlarımızın içinde kaybetmediğimiz sıcacık bakışlarımızı arayacağım.Kimse ile konuşmayacağım için bir kaç sigara eşlik edecek bana.  Henüz her şeyi yitirdiğimizi düşünmüyorum. 

Sonrasını bilmiyorum , düşünmek de istemiyorum.

21 Aralık 2008 Pazar

itiraflar

sezen aksu nun hiçbir şarkısını sevmiyorum, sezen aksunun tipinden konuşmasına, köpeği vb her şeyine uyuz oluyorum. bok gibi şarkılar yazdığını düşünüyorum ve sezen aksu dinleyip hüzünlenen kadınlara istemdışı kıçımla gülüyorum ve bir şey daha sokakta sezen aksu sevmediğimi dile getirmeye korkuyorum, mahalle baskısı var.
oh be..
sezen i kim sevmez ya..

sonbahar üzerine


her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına adıyor ilk filmini özcan alper.
doksanların başında sosyalizm miladını doldurmuşken ilk gençlik yıllarını yaşayan yusuf un hayatını sosyalizme adaması sonucu ilkbaharını yaşayamadan sonbaharını yaşamasını anlatıyor insanın boğazında bir yumru hissetmesine neden olan bu ilk filmde. yusuf hapishaneden ciğerleri iflas ettiği için çıkıyor ve son günleri için yurduna dönüyor.
filmin temelini oluşturan sonbahar-yaşam, yusuf-ağaç benzeşimi ilk sahnelerden kendini belli ediyor. aynı şekilde yine ilk sahnelerde f tipi hücredeki kısılmışlık ve yalnızlıkla büyüleyici ormana bakan evi ve annesinin şefkati hayatındaki keskin geçişi duyumsatırken, hikaye kendiliğinde sizi sarıyor, yönetmenin bir şey yapmasına gerek kalmıyor, içiniz burkuluyor. ve her sahnede yaklaştığını hisettiğiniz bir kış var, yusuf oynayan çocuklara bakarken, matematik dersi verirken, yaylaya çıkmak için sabırsızlanırken, eski arkadaşlarının aile haberlerini alırken. nümayişe gerek duymayan bu hikayede yönetmen oyuncuların hareketlerini sadeleştiriyor, kameranın hareketleri ve ışık da bu duruma koşutluk sağlıyor. ilerleyen sahnelerle beraber geri dönüşler bekliyoruz sonbaharın öncesine, ama bunun yerine yusuf un kekre ve ürkek aşk hikayesine konuk oluyoruz. siyasi bir anlamı olduğu için ben daha fazla siyasi olmasını isterken, yönetmen adeta yusuf a daha fazla kıyamıyor, son günlerini huzurla geçirmesini istiyor. dökülen yapraklar, batan güneş imgeleriyle yusuf un göçünü bizi hazırlarken görsel olarak karakterin hüznünü yoğunlaştıran bir tablo sunuyor bize. mahsun kırmızıgül ün yapımcısının "resim sineması bu" yergisini hak verdirecek kadar sonlarda anlatımın kopması,şunu demek istiyorum, planlar geniş, yüz gözükmüyor, birçok ayrı yerde bu durum var- bir kenara bırakırsak türk sinema tarihindeki siyasi filmlerin görsel anlamda hep göstermemiz beklenen müsamahayı sonbahar a bahşetmemize gerek kalmıyor, çünkü bu film konuya ele alışıyla diğer filmlerden tamamen ayrılacak kadar şiirsel. türk sinemasında artık nuri bilge ceylan suskunluğu olarak tanımlayabileceğimiz bu anlatımda yöresel dilin kullanılması da filmin diğer bir dikkat çeken yönü benim nazarımda. benim tek takıldığım nokta yusuf un sosyalizm hakkında şimdi ne düşündüğü oldu. mesela fatih akın ın son filminde karakterlerini değişimi çok güzel yansıtılmıştı, yusuf un hissiyatı o kadar ucuz değildi ve her şey çok derinde kalmıştı ama bunlar bir yana az önce de dediğim gibi yönetmen onu kırmak istemiyordu kuru dallarında dökülen yapraklarına bakarken-bu anlatım sana komik gelebilir, ama filmi izlersen bana hak vereceksin-. ve ister istemez ben de o karşılaştırmayı kafamda yapıyordum filmden çıkarken, babam ve oğlumun asla erişemediği sinema diline sahip bir film olduğunun altını çiziyorum ve izleyici ağlamak için zorlamayan, izlerken siz farkında olmadan gözyaşlarınızın döküleceğini de söylüyorum. ve son. filmin kış geldiğinde biteceğini biliyordum, belki de yönetmen filmi vizyona sokarken de kasıtlı olarak kışı bekledi, çok duru ve olabildiğince naifti.
kısacası lütfen git bu filme!!!

17 Aralık 2008 Çarşamba

Gitmek üzerine

Yalıtılmış tekillikler ailesinin lâl ferdi olarak sürdürdüğüm şu hayatta, beklentisizliği öğrenme sürecim imgelemimle koşutluk gösteremedi. O halde yapılacak en iyi şey; gitmek...

13 Aralık 2008 Cumartesi

tüm zamanların


tüm zamanların en "içli" şarkı sözleri the stooges in kendi adını taşıyan ilk albümlerinden not right.
evet, iggy gençken mükemmel sözler yazıyordu, zaten bu albümdeki şarkı sözlerinin hepsi teveccühünüze mazhar olmalı bence.
bir şey daha var jeremy, tüm zamanlar bölümümüzü çok seviyorum, tüm zamanların en iyi bölümü bana kalırsa.
ve işte o sözler, sesi açalım lütfen.
son bir şey daha.
alemde teksin, değişilmezsin, iggy pop sen bizim her şeyimizsin.
yazmazsam olmazdı.
She's not right
I want somehing I want something tonight
I want something
I want something, all right
But she can't help because she's not right
No, no, no, no,
It's always, it's always this way
I'm not right
She wants something she wants something tonight
She wants something
She wants something, all right
But I can't help because I'm not right
No, no, no, no,I
It's always, it's always this way

jeremy üzerine

evet, ne zaman çıktı, nerede çıktı hatırlamıyorum.
birbirimizin ismini unuttuğumuz için mi böyle çağırıyorduk birbirimizi, yoksa böylesi daha mı havalıydı, veya bize ait bir şey miydi falan.
inan hatırlamıyorum. durduk yere birbirimize jeremy diye çağırmaya başladık, belki o çok sevdiğimiz kitaplara bir şekilde gönderme yapıyorduk, niye jeremy orası da meçhul tabii ki, ama düşünsene türkçe bir isim veya latin, grek kasıntı dururdu veya komik.
ama jeremy çok hoş oldu, zaten bu yüzden devam ettik.
sonra çevremdekilere jeremy demeye başladım, hatta evdekilere.
tabii insanları dahil edemedim bu çağrışıma, ama ilginç kullanımlar da yok değil, mesela sevgili gar sakini ne zaman bana bir şey yaptrımak için hadi be hacı diyeceği tutsa bana hadi be ceremi diyordu bir aralar.
ama inan bana çok anormal bir şey değil bu jeremy. bir bak etrafına "hacı, hoca, baba, abi" hatta son günlerde duyduğum patron vs. yani bizim jeremy nin ne eksiği var ki bunlardan. içim ısınmışsa birine jeremy diyorum, durum böyle.
son olarak soranlar oluyor söyleyeyim pearl jam le hiçbir ilgisi yok.
öyle işte jeremy.

12 Aralık 2008 Cuma

gocuk üzerine

mont,kaban, palto, pardesü kısaca trenchcoat-cok karizmatik bir giysi- dışında kış aylarında üstünüze geçrdiğiniz her şeye ben gocuk derim efendim.
yıllardan beri bu böyle. ben gocuk derim, karşı taraf afallar, güler vs.
bu kadar çok sevdiğim sözcük sayısı çok azdır. tınısındaki sevimliliğe bitiyorum.
ve herkese bu sözü aşılamaya çalışıyorum, lütfen sen de kutlan, biz çok seviyoruz bu kelimeyi.
ve gocuk kelimesiyle beni tanıştıran eski dost osman ı her ne kadar bizim sayfadan haberi bile olmasa selamlıyorum ve aralık ayının ilk yazısını tamamlıyorum.

Uyuyan Adam

Öncelikle bunu bu kadar ertelememin nedeni sadece tembelliğim bunu bilmenizi isterim. Nerden anlatsam nasıl başlasam bilmiyorum çünkü bu sürece beni itenin ne olduğunu ne zamandan sonra böyle olduğumu bilmiyorum. Bir isme sahip olmam on gün kadar önce , zamanında şöyle bir göz attığım kitabı bir çırpıda okumam sonrası oldu. Aslında okumak denemez , dinliyordum sanki. (Georges Perec - Uyuyan Adam)
Zaman , mekan, farklıydı ama bunların bir önemi olmadığını biliyorsun jeremy. Birisi karşıma geçmiş beni anlatıyor gibiydi. Böyle bir deneyimi daha önce hiç yaşamadım. İçine girip sürüklendiğim kitaplar oldu ancak bu çok farklı bir şeydi. Hiç hoş olmadığını da belirtmeliyim. Kendinizi bulduğunuz şeyler hoşunuza gider ama bunları duymak hiç hoşuma gitmedi benim. Gözlerim doldu ancak ağlayamadım. Kitabı okuduktan sonra bir süredir amaçlarından uzak sürüklenen ben, daha vahim bir hal içine girdim. Acı çekiyorum. Karakterle aramızdaki en büyük fark benim içimdeki umudu tamamen kaybetmemiş olmam. Belki de kendimi kandırıyorum kim bilir. Çalışmak için açtığım ancak bir türlü odaklanamadığım ders kitapları, hoşuma gitmesine rağmen alıp okumadığım kitaplar, başlayıp yarım bıraktıklarım, seyredilmeyen filmler... Nedenini inanın bilmiyorum. Ne zaman bu hale geldiğimi de bilmiyorum. Bulduğum tek mantıklı cevap artık bazı konularda kendimi kandıramamak. Hoşuma giden şeyleri ,anları kaybediyorum büyük hünerler göstererek. Şu anda tutunduğum bir şey yok, sadece bekliyorum. Neyi beklediğimi bile bilmeden. Uykumu aldığım halde yataktan çıkmıyorum, çıktığımda baş ağrısı ile başlıyorum güne. Uyurken daha çabuk geçiyor zaman ve yüzleşmiyorsunuz hiçbir şey ile. İki sene önce bütün gece ağlayıp çekip gitmeyi bile beceremeyen ben , bir gülümsemenin sıcaklığında unutup her şeyi denemek istedim, ancak onu da kaybettim tabi ki. Şimdi özlüyorum ve de bekliyorum bu durumun değişmeyeceğini bildiğim halde.Sadece bu değil bir çok şey var ve bunların hepsinde suçlanacak kimse yok. En acısı da bu belki suçlayacak kimseyi bulamamak, her şeyin sorumluluğunun siz de olması. Hiçbir sakatlığım , hiçbir eksiğim yok, ölümcül bir hastalığa yakalanmadım, sadece...
Bunun benzeri durumlara bir çoğumuz düştük belki zamanında, ama hissettiğim bunun gelip geçici bir şey olmaması. Midemde garip bir ağrı ile bekliyorum , yanılmış olmayı gelip geçmesini bekliyorum. Umudum tükenmedi henüz, her şeye rağmen bir gün bir şeylerin değişeceğine inanıyorum.

Kitaptan bir kaç satır, hangi birini not alacağımı bilemedim...

"Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Oturur durumda ,yatar durumda kalmayı ,ayakta durmayı öğreniyorsun. Her lokmayı çiğnemeyi, ağzına götürdüğün her parça yiyecekte aynı manasız tadı bulmayı öğreniyorsun..."


"İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu , ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara , iki ayak üstünde duruşa , omuzlar üzerinden başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan , bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme , yutma , engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini isteyen bu yumuşak dehşet."

"Sen artık dünyanın adsız efendisi tarihin üzerinde hiçbir etki yapmadığı kişi, yağmurun yağışını hissetmeyen, gecenin gelişini görmeyen kişi değilsin. Sen artık ulaşılmaz, duru, saydam değilsin. Korkuyorsun. Bekliyorsun. Clichy Meydanı'nda yağmurun dinmesini bekliyorsun."

11 Aralık 2008 Perşembe

Annie Hall

Bu gece oturdum filmi tekrar seyrettim. Öyle anlar olur ki , yeni bir şeyler yapmak istemezsiniz , değişiklik yapmak zordur. Eskiler de ararsınız çıkışı. Eski olanı bildiğimizden olabilir mi jeremy ne dersin? Yeninin ne getireceğini bilemezsin.
Konusunu, sahnelerini , repliklerini , her şeyini hatırlıyordum filmin bu yüzden seçtim ya zaten. Elimde ucuz bir şarap azıcık kafamı bulandırıp oturup düşünmek istiyordum bir şeylerin üzerine. Daha önceki seyredişlerim de oldukça etkilemişti film beni , bu sefer diğerlerinin de üzerine çıktı. İlişkileri oldukça başarılı anlattığını düşünüyorum woody'nin. Manhattan, Annie Hall , Interiors gerçekten seyredilip üzerine düşünülesi filmler. Asıl paylaşmak istediğime gelirsek; filmin en sonunda anlattığı fıkrayı yazmak istedim buraya. Hiç dokunmadan alt yazıdaki hali ile yazıyorum. Filmleri de seyretmedi isen seyret jeremy, ben bile zorluyorum kendimi tembellikten sıyrılıp bir şeyler yapmak için sen de yap.

"Adamın biri doktoruna gider ve 'Doktor, kardeşim fıttırdı, kendini tavuk sanıyor' der. Doktor da: 'getirseydiniz ya, tedavi ederdim' der. Adam da şöyle der: 'evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor'.
Galiba ben de insan ilişkilerinde aynı şeyi hissediyorum. Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de sürdürmeye çalışıyorsunuz. Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var. "

Not: Uyuyan Adam ı seçmem ile ilgili bir açıklama istemişti Lüzumsuz Adam , en kısa zamanda gelecek unutmadım.

7 Aralık 2008 Pazar

Bayram

Lüzumsuz Adam , tatilde olduğu için bayram mesajı yazma görevi bana düştü deneyelim bakalım.
Kaç sene öncesiydi hatırlamıyorum.( 10 seneden fazla olduğu kesin. )Neyse... Bayramın birinde dedem kurbanlığı önceden almıştı. Bahçedeki kömürlükte besliyorduk onu. Arada otlatmaya çıkarıyorduk, ya da ben ot taşıyordum ona. Şimdi üzerinden otoban vari yolların geçtiği yeşil alanları yolup yolup taşıyordum koça. Bir ay ya da daha fazla bu böyle sürüp gitti. Kesim günü geldiğinde ben kötü oldum. Gözlerimin önünde kesildi, sonra da bir güzel kavrulup yendi. Bir kaç parçasını da ayırıp dağıttık . Ama o bayramdan sonra uzun yıllar et yiyemedim ben. Sonra zamanla ortadan kalktı tabi, ama kurban eti yememe faslı çok uzun sürdü. Öyle işte jeremy, kesileceğini bile bile o kadar sevip onu , bir şeyler paylaşınca etkilerinden kurtulmak kolay olmadı.
Dedem hayatta iken , onun camiden dönüp de eve girdiği an başlardı bayram. Öyle beş vakit namaz kılan biri değildi ama bayram zamanı mutlaka giderdi. O kapıdan içeri girerdi , ben de koşar eline sarılırdım. Yarın kapıdan içeri giren o olmayacak tabi, dayımı bekleyeceğiz. Bizim hayatımızdan da bir sürü şey geçti, geçmeye devam edecek.
Bayramlar ailenin toplanıp bir araya geldiği, somurtan yüzlerin bir kenara atılıp herkesin gülmeye davet edildiği zamanlardır. Elimizin altındaki en önemli değerler sağlam kurulan dostluklar ve ailelerdir. Hayatımızdaki herkes , her şeyden önce bizim arkadaşımızdır, onun hayatı farklı şekilde ilerlemektedir, kimseyi yadırgamadan, kimseye kin gütmeden oturup aynı sofraya gülebilmeliyiz , paylaşabilmeyiz.
Nasihat amacımız değil biliyorsun jeremy, amaç paylaşmak bizde de . Paylaşamadıktan sonra kıymeti yok hiçbir şeyin. İyi bayramlar hepinize...

30 Kasım 2008 Pazar

Kamuoyu bilgilendirmesi

yazarımız burak sebep göstermeden ve haber vermeden mahlasını uyuyan adam olarak değiştirmiş. bu konuda kamuoyunu en kısa zamanda aydınlatmasını bekliyoruz.
bu arada mahlas demişken bir başka blog kullanıcısının da lüzumsuz adam ı kullandığını gördüm ve çok uyuz oldum, ben de nickimi değiştirebilirim jeremy, haberin olsun.
gar sakini de değiştirsin, tam olsun.

29 Kasım 2008 Cumartesi

marquee moon


tüm zamanların en delirten gitar hookuna sahip parça olarak television ın marquee moon parçasını seçmek bulunmaktayım.
efendim rivayet odur ki, bu şarkıyı bir kez dinleyen dinlemeden duramaz, müptelası olur, verlaine-soyada gel- le lloyd a bütün hayatı boyunca ilenir.

28 Kasım 2008 Cuma

interstellar overdrive


tüm zamanların en pscyhedelic parçası the piper at the gates of the dawn dan interstallar overdrive dersem tartışma olmaz sanırım.

Dört Duvar Beş Pencere

Kitabın basımı bittiği için okulun kütaphanesinden buldum. Bugün başlayabildim. Üçüncü öykü de , kitaba adını veren öykü, durdum zoraki olarak. O kadar derinden etkiledi kaldım öylece. Kitabı kapattım , ancak düşünmeye durduramadım . Zaten acı çeken benliğim daha kötü oldu. Uyumaya çalıştım, belki etkisinden kurtulur rahatlarım diye. Ancak bu bile fayda etmedi. Zaten zaman zaman uyanmak istemem kendimi tekrar tekrar uyumaya zorlarım bir şeyleri unutabilmek için. Dinlenemesem de uzun saatler uyumuşluğum vardır bu yüzden. Bu da öyle oldu , hiç rahat bir uyku değildi. Kalktığımda kafamı kurcalamaktaydı. Kendime dimitrokopulo bulamadım ama bir şarap aldım. Biraz çakırkeyif olup nette arkadaşlarla geyik yapıp , kurtulabilmek için. Ancak kitapta bahsettiğinden başka bir şey olmadı. Hiçbir şeyi anlamıyorduk , bu yüzden içtik, iyice anlamamaya başladık diyordu. Evet ben de şu an hiçbir şeye anlam veremiyorum . Zaten ayıkkende kontrolümü sağlayamıyorum. Rüzgarda savrulan bir uçurtma gibiyim. Biri ipimden tutarsa belli bir düzenim olur, yoksa ne olacağım belli olmaz. Bitmeyen tembelliğimde iyi şeyler düşünmeye çalışan bir becereksiz kaybedenim.Üstadlar gibi ifade edemesem de , rahatsız bir benliğim var. Sürekli kendimi aşağılayan. Bu yüzden ki böyle yazan adamlar derinden etkiliyor beni. Ama onları bile okurken kafamdaki düşünceleri bir kenara atamıyorum. Sürekli bir şeyler kafamı kurcalıyor. Ne zaman dinginliğe kavuşacağım bilmiyorum . Aslında bulmuştum bu dinginliği ama onu da ittim uzaklaştırdım kendimden. Şimdi tekrar fazlası ile acı çekiyorum. Böyle bir rahatsız bir bünye benimki. Uzaklaşmak için her şeyden oyun oynarım ancak oyunlar oynarken de neden bir şeyler okumadığımı , seyretmediğimi ,yazmadığımı sorgularım. Keyif alamıyorum artık, bir son verecek cesaretim de yok. Biliyorum jeremy paragsız çok çekilmez oldum ama onu bile düşünemiyorum şimdi. Kitaptan da uzaklaştım, sarhoşluğuma ver kızma bana. Bari meyhanedeki şair ruhlu adamın dizesi ile bitireyim yazımı .

"Bu öyle büyük bir tabut ki..."

İtiraf

Evet eternal sunshine of the spotless mind filmini ilk seyrettiğimde duygulanmıştım , gözlerim dolmuştu. Ama sonra filmi tekrar seyredince , aslında her şeyin kendi kafamda bittiğini gördüm. Yine de bana o gün o duyguyu hissettirip duygulandırdığı için çok kötü sözler söyleyemem hakkında. Daha sonra seyrettiğim bir çok filmin yanına yaklaşamadığını biliyorum . Ama bazı şeyler vardır sana özeldir jeremy. O gün o duyguyu hissetmek gibi. Duygularını dışavurup boktan dizeler , cümleler karalamak gibi. Evet sonradan düşününce üzerine mantıklı gözükmeyebilir ama yaşadığın hiçbir şeyi unutma derim. Başkalarına anlatmak zorunda değilsin, sadece üzerine otur düşün. Korkmanı gerektirecek bir şey yok ki zaten. Herkesin bir sürü boktan zevki, sapkın düşünceleri vs. var. Sadece bazıları bunları anlatıyor , bazıları bahsetmeyip yalan bir benlik gösteriyor bize. Sen de yaz bize jeremy, itiraflarını . Burası itiraf.com değil çekinme. Okuyan kimse yadırgamaz seni. Nasıl biz üçümüz her şeyimizi paylaşıyorsak burada sen de öyle yap. Okuyabiliyorsan bizi , zaten bizden birisin demektir.

27 Kasım 2008 Perşembe

ve..

ve istesem de hiçbir şey beceremediğim için "bak, isteyince oluyormuş" çocukluğumdan beri en tiksindiğim cümlelerden biri olmaya devam ediyor.

kulaktan kulağa

Bir çevirimiz var. Zamanında can dan çıkan, şimdi yky ye geçen, cortazar ın seksek romanı. Kitap İspanyolca, adamın biri Fransızca ya çevirmiş, bizim çevirmen de Türkçe ye. Cortazar ın seksek i seke seke-bu benzetmeyi burada yapmazsan döverler adamı- ulaşabilmiş bize. Kulaktan kulağa oyunu gibi oluyor biraz, ben seksek i okudum diyemiyorum. Bana bahşedilmeyen yetenekler arasında en çok dil öğrenebilme yetisine üzülüyorum. Böyle bir yeti belki de yok, ben sadece tembel olduğum için bahane arıyorum, ama elimizde ancak bu kadar seksek var.
Şimdilik.

bırak bu rock'n roll'u

yasemin mori nin albümünün son parçası bırak bu rock'n roll'unun bitişini tom waits'in burma shave ine benzetiyorum.
gerçi biri saksafon diğeri trompet ama..
onca şey söyledikten sonra yine de kendini ifade edememiş hissetme durumu.. ve son bir destek, başarısız olan hüzünlü bir çağrı.
öyle hissettim.

?

sisifos söyleni kitabını can yayınlarından alırken satıcı amcanın size keyifli okumalar demesini neye yormalı insan?

google

simdi google da insanların neleri aratırken benim sayfaya-aylak zamanlar- ulaştıklarına baktım, ilginç şeyler var, paylaşayım. müstehcen şeyler bana kalsın.

ağda yaparken ağlayan kızlar-bu nasıl bizim sayfaya çıktı ben de merak ettim şimdi-
aylaklık ne ifade ediyor
bon jovi nin always klibinde oynayan kız kim-kim olduğunu bilemiyorum jeremy, ama çok sağlam bir hanfendiydi-
bugün hava güneşli olabilir mi-manyağa bak ya-
düşünme arzu et böceklerde öyle yapıyor
ibrahim tatlıses mavi mavi filmi kaç yılında çekilmiştir-yok artık ya-
lüzumsuz adam hikayesiyle ilgili çıkabilecek sorular
norrda neden pek tanınmıyor-evet ya neden-
sevgililer günü hangi tarihtedir
soğuk kar sen tatlı sen aslında ölüyorsun farkında değilsin çağın ırmak
taksimdeki kütüphane nerede-çalışmıyor yavrum-
yemek acılığını nasıl izlerim

içdeney daha yeni ama ona da bakalım bir

alf ısıtıcı reklam filmi-ya bu nasıl bize çıkıyor ya, ben bunun ne olduğunu bile bilmiyorum-
aşk tutulmasında çalan şarkılar
andımızın anlamı
şahan gökbakar kaç yaşındasın sekiz
replikas rapidshare blog zerre-yakısmamıs, kınıyorum-

26 Kasım 2008 Çarşamba

Ben ölmeden önce

Bu şarkıyı bilir misin jeremy? Bilgisayarımı karıştırırken denk geldim , ne zamandır dinlemiyordum. Adamın albümünü falan da hiç merak etmedim öyle tek şarkı senelerdir duruyor. Eskiden de biliyordum ancak bu gece farklı bir etki yarattı, gözlerim doldu .(sadece şarkı değil gerisi bana kalsın) Doldum sanırım boşalmak için bahane arıyorum. Gülmek kadar ağlamak da güzeldir zaten . Ben pek beceremiyorum şu sıralar, umarım fazla sürmez bu süreç.

24 Kasım 2008 Pazartesi

cem yılmaz

benim adıma günün diğer dikkate değer mevzusu da cem yılmaz ın kısa devre programında yaptığı açıklama oldu.
milliyet te okuduğuma göre nuri bilge veya zeki demirkubuz la birlikte çalışmak istiyormuş.
zeki demirkubuz un anayurt otelini çekmek istediğini okumuştuk, zebercet i cem yılmaz ın oynadığı bir anayurt oteli fikri cezbedici.
işin iki boyutu var. filme cem yılmaz ın sadık kitlesinin ne kadar ilgi duyacağı? böyle bir film çekildiği takdirde zeki demirkubuz un yeni hayranlara sahip olacağını zannetmiyorum ama bu buluşmanın ilginç olacağı da kesin.
ve cem yılmaz ın oyunculuğu. cem yılmaz böyle bir şey diyorsa sınırlarını zorlamak istediği için söylüyordur herhalde, cem yılmaz saf bir dram da ne yapar, silinir mi, yoksa eşiği geçer mi bütün bunlar bu veya benzeri bir projeyi daha beklenir kılıyor.
hiç diyalog olmayan bir semih kaplanoğlu filminde cem yılmaz..
bekliyoruz.

istiklal notları

istiklal de yürürken kolezyonun vitrininde öğretmenler gününe istinaden öğrencilere ve öğretmenlere yüzde yirmi beş indirim yapıldığını okudum.
indirim mevzusunun boku cıkalı bir hayli bir zaman oluyor. şimdi yeni bir evre başladı. her güne özel bir indirim bulmak. düşünürsek her hafta bir olay bulmak o kadar da zor değil, ilerleyen dönemlerde göreceğiz, lale haftası, ilk cemre haftası, ilk kiraz, düşünürsek daha iyilerini de buluruz.
biliyorsun en cool markalar bile furyaya katılıyor. eskiden indirimlerin alışveriş için bir itki oluşturduğu konusunda herkes hemfikirdi. peki bugün? yani her gün, her yerde indirim varsa artık insanlar bunu yiyorlar mı? veya tüketici arada farkı görebilecek kadar bilinçli mi tüketiyor?
bu konularda araştırma yapılırsa çok hoş olur.

23 Kasım 2008 Pazar

finite simple group

Tüm zamanların en iyi matematiksel şiiri, bana kalırsa bir grup matematik doktora öğrencisi tarafından yazılmış olan 'finite simple group' dur. Arada ben de o tarz şiirler karalamaya çalışıyorum, ama bu seviyeye henüz ulaşamadım. İnce bir zeka ürünü olan bu şiiri sizlerle de paylaşmak isterim. bkz alt satır.

Finite Simple Group (of Order Two)

The path of love is never smooth
But mine’s continuous for you
You’re the upper bound in the chains of my heart
You’re my Axiom of Choice, you know it’s true

But lately our relation’s not so well-defined
And I just can’t function without you
I’ll prove my proposition and
I’m sure you’ll find
We’re a finite simple group of order two

I’m losing my identity
I’m getting tensor every day
And without loss of generality
I will assume that you feel the same way

Since every time I see you, you just quotient out
The faithful image that I map into
But when we’re one-to-one you’ll see what I’m about‘
Cause we’re a finite simple group of order two

Our equivalence was stable,
A principal love bundle sitting deep inside
But then you drove a wedge between our two-forms
Now everything is so complexified

When we first met, we simply connected
My heart was open but too dense
Our system was already directed
To have a finite limit, in some sense

I’m living in the kernel of a rank-one map
From my domain, its image looks so blue,
‘Cause all I see are zeroes, it’s a cruel trap
But we’re a finite simple group of order two

I’m not the smoothest operator in my class,
But we’re a mirror pair, me and you,
So let’s apply forgetful functors to the past
And be a finite simple group, a finite simple group,
Let’s be a finite simple group of order two

I’ve proved my proposition now, as you can see,
So let’s both be associative and free
And by corollary, this shows you and I to be
Purely inseparable. Q. E. D.

kısa devre

peki ne habersin ne türksün den habertürk te program yapmaya başlatan evrim neydi? biz uyurken haberturk türkiye de haber devrimini mi başlatmıştı?

geçen hafta gördük gar sakiniyle beraber, programın adı kısa devre, kanal haberturk, sunucular harun, pelin batu ve tanımadığımız üçüncü bir adam, programda bu herifin üstünden dönüyor.
konuk mazhar alanson, programın son dakikaları, mazhar alanson ayar üstüne ayar veriyor, ismini bilmediğimiz bu herif hepsini yutuyor.
sonra öncesinin de olduğunu öğreniyoruz, bu yutmaların öncesi de varmış, arada pelin i de varmış ve pelin batu bir insan daha ne kadar sevimsiz olabilir.
felaket bir üçlü olmalarının yanı sıra asıl dikkatimi çeken birbirlerini dinlememeleri oldu. alanen birbirlerini dinlemiyor. üç ego, üç çok bilmiş kafa, mide bulandıran boğaziçi entelliğinin ileri yaşlardaki tezahürü ve alın size kısa devre isminde bir program.
aslında daha fazla demek istiyorum ama harun u çocukluğumdan beri severim.
ve galiba mazhar alanson da daha fazlasını derdi, ama o da harun u seviyordu.
öyle işte, tüm zamanların en itici programlarından biri olmuş.

itiraflar

itiraflar'a devam ediyorum.
ne zaman bir erkek görsem;-çok sakat bir giriş oldu, ama korkma öyle bir şey değil-
alnının yandan ne kadar açıldığına bakıyorum. eğer saçları benden daha fazla dökülmüşse, dünyanın en munis insanı oluyorum, omzumda ağlamasına izin veriyorum.
ama hem yaşı benden büyük hem de saçları alnına taşmış bir haldeyse onun great gatsby'si oluyorum, gün yüzü göstermiyorum herifçioğluna.

cahiers du cinema


cahiers du cinema dergisi tüm zamanların en iyi yüz filmini seçmiş. liste ağrlıklı olarak 1960 yılından önce çekilmiş filmleri ihtiva ediyor, ayrıca sessiz dönem filmlerinin-1930 öncesi- sayısı listede dikkat çekiyor. listedeki filmlerini bir kısmını izlemedim, hatta bazılarını duymamıştım bile, ama izlediklerimden yola çıkarsam bu listedeki filmleri izlemeye çalışmanızı öneririm.
not:diziliş şekli derecenlendirmeye göre.

Citizen Kane - Orson Welles
The Night of the Hunter - Charles Laughton
The Rules of the Game (La Règle du jeu) - Jean Renoir
Sunrise: A Song of Two Humans (L'Aurore) - Friedrich Wilhelm Murnau
L'Atalante - Jean Vigo
M - Fritz Lang
Singin' in the Rain - Stanley Donen & Gene Kelly
Vertigo - Alfred Hitchcock
Children of Paradise (Les Enfants du Paradis) - Marcel Carné
The Searchers - John Ford
Greed - Erich von Stroheim
Rio Bravo - Howard Hawkes
To Be or Not to Be - Ernst Lubitsch
Tokyo Story - Yasujiro Ozu
Contempt (Le Mépris) - Jean-Luc Godard
Tales of Ugetsu (Ugetsu monogatari) - Kenji Mizoguchi
City Lights - Charlie Chaplin
The General - Buster Keaton
Nosferatu the Vampire - Friedrich Wilhelm Murnau
The Music Room - Satyajit Ray
Freaks - Tod Browning
Johnny Guitar - Nicholas Ray
The Mother and the Whore (La Maman et la Putain) - Jean Eustache
The Great Dictator - Charlie Chaplin
The Leopard (Le Guépard) - Luchino Visconti
Hiroshima, My Love - Alain Resnais
The Box of Pandora (Loulou) - Georg Wilhelm Pabst
North by Northwest - Alfred Hitchcock
Pickpocket - Robert Bresson
Golden Helmet (Casque d'or) - Jacques Becker
The Barefoot Contessa - Joseph Mankiewitz
Moonfleet - Fritz Lang
Diamond Earrings (Madame de…) - Max Ophüls
Pleasure - Max Ophüls
The Deer Hunter - Michael Cimino
The Adventure - Michelangelo Antonioni
Battleship Potemkin - Sergei M. Eisenstein
Notorious - Alfred Hitchcock
Ivan the Terrible - Sergei M. Eisenstein
The Godfather - Francis Ford Coppola
Touch of Evil - Orson Welles
The Wind - Victor Sjöström
2001: A Space Odyssey - Stanley Kubrick
Fanny and Alexander - Ingmar Bergman
The Crowd - King Vidor
8 1/2 - Federico Fellini
La Jetée - Chris Marker
Pierrot le Fou - Jean-Luc Godard
Confessions of a Cheat (Le Roman d'un tricheur) - Sacha Guitry
Amarcord - Federico Fellini
Beauty and the Beast (La Belle et la Bête) - Jean Cocteau
Some Like It Hot - Billy Wilder
Some Came Running - Vincente Minnelli
Gertrud - Carl Theodor Dreyer
King Kong - Ernst Shoedsack & Merian J. Cooper
Laura - Otto Preminger
The Seven Samurai - Akira Kurosawa
The 400 Blows - François Truffaut
La Dolce Vita - Federico Fellini
The Dead - John Huston
Trouble in Paradise - Ernst Lubitsch
It's a Wonderful Life - Frank Capra
Monsieur Verdoux - Charlie Chaplin
The Passion of Joan of Arc - Carl Theodor Dreyer
À bout de souffle - Jean-Luc Godard
Apocalypse Now - Francis Ford Coppola
Barry Lyndon - Stanley Kubrick
La Grande Illusion - Jean Renoir
Intolerance - David Wark Griffith
A Day in the Country (Partie de campagne) - Jean Renoir
Playtime - Jacques Tati
Rome, Open City - Roberto Rossellini
Livia (Senso) - Luchino Visconti
Modern Times - Charlie Chaplin
Van Gogh - Maurice Pialat
An Affair to Remember - Leo McCarey
Andrei Rublev - Andrei Tarkovsky
The Scarlet Empress - Joseph von Sternberg
Sansho the Bailiff - Kenji Mizoguchi
Talk to Her - Pedro Almodóvar
The Party - Blake Edwards
Tabu - Friedrich Wilhelm Murnau
The Bandwagon - Vincente Minnelli
A Star Is Born - George Cukor
Mr. Hulot's Holiday - Jacques Tati
America, America - Elia Kazan
El - Luis Buñuel
Kiss Me Deadly - Robert Aldrich
Once Upon a Time in America - Sergio Leone
Daybreak (Le Jour se lève) - Marcel Carné
Letter from an Unknown Woman - Max Ophüls
Lola - Jacques Demy
Manhattan - Woody Allen
Mulholland Dr. - David Lynch
My Night at Maud's (Ma nuit chez Maud) - Eric Rohmer
Night and Fog (Nuit et Brouillard) - Alain Resnais
The Gold Rush - Charlie Chaplin
Scarface - Howard Hawks
Bicycle Thieves - Vittorio de Sica
Napoléon - Abel Gance

İt Cazı


Lüzumsuz Adam'ın tavsiyesi üzerine okumaya başladığım isimlerden birisi. Şiir kitaplarını okurken rastgele sayfalar açıp , bir kaç tane okuduktan sonra bırakırım genelde ancak bu kitapta kendimi tutamayıp sayfaları birbiri ardına çeviriyorum.Ki sıradan bir şiir kitabı da değil bu zaten. Neden bana bu ismin bu kadar ısrarla tarafımdan okunması gerektiği konusunda baskı yapıldığını idrak ettim sanırım. Bugüne kadar sadece tek tük şiirlerini okumuştum Küçük İskender'in sanırım kitaplarını arşivime ekleyeceğim en kısa zamanda. Kitabın arkasındaki yazıları pek sevmem ama bazıları çok hoşuma gidiyor, bu da onlardan biri.

"Bugün hayatında bir değişiklik yap ve ne kadar yıpratıcı olduğuna karar ver istedim; o nedenle oturup yazdım tüm bunları; yoksa gecenin dördü hepiniz uyuyorsunuz; bu ülkede hep gecenin dördü; herkes uyuyor. Ben ayaktayım. Elimde bir bıçak var ve kendimi mi yaralayım, kendimle aramdaki coğrafyayı mı keseyim, kendimle aramdaki anlayış biçimlerini mi doğrayayım, karar veremiyorum. Çok salakça farkındayım. Gülüyorum. Bıçak da gülüyor buna. Memleket de gülüyor. Doktorum da gülüyor. Arkadaşlarım da gülüyor. Gülmeyi artık bir kusmaya dönüştürüyoruz.
Hadi canım söyleyeyim bari: Herkes gitti , çıkmışız dışarı , bas bas bağırıyoruz. Uluyoruz. Caz diyorlar buna bazı köpekler. Canın yandığı için it cazı yapıyorsun diyorlar. Doğrudur. Bir gün benim de arka bahçemi kazdıklarında çok daha fazla ceset çıkacak ve garip bir yetkili açıklama yapacak: ' Her biri bir başka müzik aleti ile öldürülmüş, fantastik' "


İyi sabahlar jeremy, sen uyumuyordun di mi ? Dikkat et kendine...

Dirty

Kullanılmayan , değiştirilmiş sayfalardık bellekte
Önce seni seçtiler kaybetmemek , kullanmak için
Bense sıramı bekliyordum
Elektirik kesildi
Kaybolduk

Kestik

Uzun bir plan çekmekteyiz
Bazen kendimi oynuyorum
Bazen rol kesiyorum
Neyi , ne zaman yaptığımı ben bile bilmiyorum
Bir sözcüğe odaklı bekliyorum

Hesaplaşma

Yaşlı ağacın bir dalıydım, nasıl dayanacaktım bu fırtınaya?
Küçük bir serçeydim yere düşen, tüylerimi kabartmam yeterli miydi korunmama?
Sokakta dolaşan aç bir kediydim ne yiyecektim bu gece?
Yırtık battaniyemin altında üşüyen bir dilenciydim nasıl ısınacaktım bu soğukta?

Sonra...

Adam aldı dalı attı ateşe
Kedi yakaladı kuşu indirdi mideye

Şimdi cevap ver bana;
Hangimiz iyi ? Hangimiz kötü?
Hangimiz sağ? Hangimiz ölü?

22 Kasım 2008 Cumartesi

Karaköy İskelesi

Bu geçen bir buçuk sene içinde bende bir çok hatıra bırakan iskeleyi sabah kalktığımda suyun altında bulmak , kaybettiğim şeyleri düşününce de iyi çekilmiş filmin sonunda iyi kullanılmış bir metafor gibi geldi bana. Yönetmen iyi düşünmüştü. Çok üzüldüm açıkçası haberi okuyunca. Bazı yerlerle ilgili anılarım , kuvvetli dostluklarım vardır. Bu iskele de onlardan biriydi. Başım sağolsun...

21 Kasım 2008 Cuma

itiraflar

evet yeni bölümümüzün ismi itiraflar.
jjr tarzı bir şey olmasa gerek.
veya itiraf kom style.
yazarlarımız takıntılarını, ilginç beğenilerini okurlarıyla paylaşsınlar, böylelikle okurlarımızla daha samimi bir ortam oluşsun, onlar bizi daha iyi tanısın falan.
efendim ben mesajınız var isimli romatik komedi filmini iki defa izledim. ilki 13 14 yaşları sırasındaydı, bu normal, ikincisi izleyişim ise 03 04 yazları sırasında oldu. gece iki civarlarında tv yi açtım, bu film oynuyordu, lan şöyle bir bakayım derken ortasından girdiğim filmi bitirdim.
ve bu izleme edimi hiçte flash tv izlemelerimin ruh haletine benzemiyordu, gerçekten izliyordum.
işte tom meg in yazıştığı kişi olduğunu öğreniyor ama içeri girmiyor, meg i tek bırakıyor, kıyamıyoruz ona, sonra meg hem işsiz hem sap, sonra tom onunla arkadaş olmaya çalışıyor, meg başta huysuz ama kendini ona bırakıyor-burada bir mantık aramıyoruz haliyle-, tom hem oyunu sürdürmediğinin zevkini tadıyor, hem meg in yanında olmaktan mutlu, hem ona bir an önce açılmak istiyor, biz de hadi meg de öğrensin diyoruz, mutlu sona adım adım gidiyoruz, her sahne daha bir duygusal, daha bir aptal sırıtma, sonra meg bulusmaya karar veriyor ama sevdiği adam tom, sonra parka gidiyor, parkta önce köpeği görüyor, sonra tom geliyor, meg hep senin olmanı istedim diyor, işte over the rainbow giriyor, mükemmel,ağlıyoruz meg le beraber, hep beklediğimiz son.
durum böyle jeremy. romantik komedi hiç sevmem, muadili filmler seattle bir şey ve hary&sally o yaşlarda bile dayanamadığım filmlerdir. amerikan mucizelerini, sonlarını hiç sevmem, tyler amcam gibi "run forrest run" diyenlerdenim.
ama bu filmi seviyorum, yani bugün izlesem ne derim bilmiyorum ama seviyorum. holivud sinemasının temel bir hedefi vardır. izleyici normal hayatta göremeyeceği bir dünya göstermek, iki saatte olsa o karakterini yerine geçmesini sağlamak ve onu mutlu etmek. bu filmin de yaptığı bu. iyi oyunculara sahip olduğu için de başarılı oluyor. ama bütün bunlar benim bu filmi neden sevdiğimi açıklamaya yetmiyor.
durum böyle, umarım bu bölümümüzde yalnız kalmam. yani ben bu filmi sevdiğimi alanen söylüyorsam sizden de bir şeyler bekliyorum demektir çocuklar.

19 Kasım 2008 Çarşamba

ıssız adam

eh galiba ıssız adam filmine köşesinde değinmeyen bir tek emin çölaşan kaldı. o da konuyu bir şekil akp ye bağlayarak değinsin ve bu konu sonsuza kadar kapansın.
yeter ya, başka film mi yok memlekette.

Dönüşüm

Eskiden bir kediydin yanımda uzanan
Öyle tatlı uyurdun ki seyretmeye doyamazdım
Şimdi bir sinek oldun odamda dolanan
Ne zaman uyuyacak olsam vızıldıyorsun

Üst geçit

Basamaklar çekici geldi çıkmayı denedik beraber
Bazılarımız vazgeçti yorulup
Diğerleri hiç denemeden devam etti
Kaybettikleri neydi bilmiyorduk

Çıkınca gördük ki hiç farklı değil
Ortada bir çember yutmayı beklemekte
Dolanın etrafından yolunuzu seçin hadi
Geldiğiniz yerde tanımadığınız bir siz olarak
İndiğinizde hepinizin bir hikayesi olacak

Ben şimdi yüksekten korkuyorum
Korkuluklara yaslandım bekliyorum
İnene kadar elimi tutar mısınız ?

Lüzumsuz Adam


"Ben hikayeciyim diye sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikayesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin ne olur ?"

Sait Faik'in lüzumsuz adam adlı kitabının arkasından . İçindeki öykülerden birinden alıntılanmış. Kendimi bulduğum , kendimi çok yakın hissettiğim yazarlardan biri. Bize gösteriyor ki , zaman mekan hiç önemli değil. Bizden etrafımızda bir sürü var. Elbet bir gün buluşacağız , belki lüzumsuzun şeftali kokan bahçesindeki o büyük masaya konuk oluruz bir gün. O güne kadar ne olur benden de çok bir şey beklemeyin. Ben de sizin gibiyim , yapabileceklerim, anlatacaklarım belli. Sizden farklı olamam ki ? Görüşmek üzere...

18 Kasım 2008 Salı

Unknown Pleasures


Madem konu punk'dan açıldı, post punk ile kaldığımız yerden devam edelim. Efendim ben de buyuruyorum ki tüm zamanların en iyi post punk albümü, Joy Division'ın insalıkla 1979'da buluşturmuş olduğu Unknown Pleasures'dır. Bu albümle ilgili fazla söze lüzum yok, karşıt görüşlere de pek açık olmadığımı belirteyim.

17 Kasım 2008 Pazartesi

london calling


ve artık yıllardır eskitemediğimiz bu tartışmaya son noktayı koyuyorum ve açıklıyorum.
tüm zamanların en iyi punk şarkısı london calling dir efendim.
son derece nesnel bir değerlendirmedir, öyledir, johnny rotten ın cevap hakkını saklı tutuyoruz, isterse yayınımıza bağlanabilir.

Kar

Dört gözle bekliyorum gelmeni
Önce sadece seyredeceğim seni alışana kadar
Sonra yaklaşacağım , ıslatacaksın yüzümü
Kızaracak hafiften
Ufak bir tebessüm belirecek
Yürüyeceğim beraberinde
İzler bırakarak üzerinde
Bazıları şekillenecek bir çocuğun elinde
Bazılarının ise farkına bile varılmayacak
Sonra gideceksin, arkanda bir sürü pislik bırakarak
Sen yanımdayken saklıyorsun göstermiyorsun hiç birini
Fazla kalamazsın biliyorum
Ben seni yine beklerim , hep beklerim
Çok özlüyorum seni
Hep gel ,yak yanaklarımı , gülümset beni

Kaybolan

Korkak bir serçe gibi yüreğim
Bıraksam duvardan duvara vuracak kendini
Boğulmaktayım dört duvar anı arasında
Korkuyorum; sahile atıyorum kendimi

Karşı kıyıda oturmakta güzel sevgili
Aramızdan boğazın suları geçiyor
Her geçişinde bir şeyler götürmekte
Ellerim üşüyor , ellerin gitmiş olmalı
Yüzüm yanmıyor artık, ısıtan bakışların kaybolmuş
Sesini duyamıyorum, dalga sesleri ile esen rügar tek duyduğum
Ve rüzgar sadece yalnızlığımı dalgalandırıyor
Sım sıkı tutunduğum saçların da gitmiş
Bir tek adın var elimde

Şişelerden birine sığınıyorum
Yudum yudum içmekteyim seni
Boğazımdan her geçişinde
Bir sızı hissediyorum içimde
Her yudumda bir şeyler daha kopuyor
Boğaz bir şeyleri daha yutuyor

Ayakta duramıyorum daha fazla
Elimde bir şişe sıcaklık daha var
Bırakıyorum kendimi en yakındaki banka uzanıyorum
Gözlerimi de yıldızlara dikiyorum

Tekrar geliyorsun geriye sonrasında
Ayakların, bacakların, görüyorum seni
Ellerin beliriyor ellerimin içinde
Görüntü biraz bulanık ama görülmeye değer
Tekrar gülümsüyorum
Önüme düşen bakışlarımı kaldırıyorum
Yüzünü göremiyorum, içim burkuluyor
Dudaklarını gözlerini hepsini götürmüşler
Görüntü çok bulanık ; acıtmaya yetiyor


Sokaktan geçen kadının topuk sesleri getiriyor kendime
Altında eziliyor hayallerim

Süt


Az önce beyazperde de"süt" ile ilgili bilgilere bakıyordum , vizyona giriş tarihini bulamadım. Ancak yapılan yorumlardan biri ilgimi çekti. Altın portakal da filmi seyreden arkadaş imgesel filmleri türk seyircisinin anlayamadığına dikkat çekmiş kendisini de dahil ederek. Ve de Semih Kaplanoğlu'na festivalde sorulan bir soruya değinmiş. Filmin hiçbir şey anlatmadığı sorusuna filmi kendi için çektiğini söylemiş ve izleyen izler izlemeyen izlemez diye de eklemiş. Yorumcu kişi ise bu işe anlam verememiş neden gösterdiğini sorguluyor böyle düşünüyorsa.
Şimdi aslına bakılırsa filmin çekilme amacı böyle olmalı zaten. Niye başkası için oturup film çekilsin ki? Anlatacak bir şeyleri vardır, bunu anlatır, paylaşmak için. İzleyen izler , izlemeyen izlemez bu kadar basit. Yadırganacak bir şeyler söylediğini düşünmüyorum.İmgesel filmlerden kaçan türk seyircisine gelince. Bizim için çekilen hangi filmleri kastediyor merak ettim aklıma gelenleri paylaşmayacağım. Düşünmek zor geliyor olabilir bize belki ondan imgesel olarak kastedilen filmlerden kaçıyor ve haz almıyoruz. Kaplanoğlunun filmi kötü olabilir bilmiyorum , yine de vizyona girmesini bekliyorum . İlk film olan yumurta oldukça ilgimi çekmişti. Beklemedeyim o yüzden.

İlan

Şımarık alışveriş dünyası bayan eleman ...

Gerisini hatırlamıyorum bir daha önünden geçerken bakarım artık. Yakında açılacak turkcell iletişim merkezlerinden birinin camında gördüm. Alacakları elemanı merak ettim açıkçası. Kadınlarını şımarıklığımı önemli insanları etkileme de oturdum bunu düşündüm jeremy. Sence ne yapmaya çalışıyorlar?

rıza


rıza filmi türkiye de film çekmeyi düşünen gençler önünde güzel bir örnek olsa gerek.
önce altın portakal da görmezden gelindi. zayıf bir sene olmasına rağmen eli boş döndü.
sonra vizyonda bir hafta kaldı, tek bir sinemada-beyoğlu olsa gerek, izleyememiştim, sonra da sap gibi ortada kalmıştım-
ve iff de yarışma bölümüne bile seçilemedi.
filmin akıbeti de rıza nın yoluyla ironik bir şekilde örtüştü.
tayfun bey bundan sonra film çeker mi bilemem, ama rıza türk sinema tarihindeki "acıklı" yerini alarak unutuldu bile.

13 Kasım 2008 Perşembe

replikas!!!!


eh, en sonunda zerre çıktı, sadece bir sefer dinleme imkanım oldu, ama replikas a niye hiç düşünmeden türkiye nin en iyi rock grubu dediğimizin cevabını bir kere daha aldım.
lütfen rapidshare falan girmeyin, alın, aldırın bu albümü, maddi olarak gruba bir getirisi olmasa da, bu işin manevi boyutu da var.
bu arada yazarlarımı replikas konserine çağırıyorum. gidelim lan!
hadi eyvallah.

iletişim&hasan ali toptaş

iletişim yayınevi henüz birkaç sene öncesine kadar oğuz atay la meriç i basan bir yayınevi olarak anılırken bugün geldiği nokta çok güzel. önce rus klasiklerinin adamakıllı çevirileriyle başladılar işe, sonra yaptıkları özgün çevirilerle okuyucuya daha önce okuyamadıkları kitaplarla tanıştırma fırsatı verdiler. açıkçası murat belge yi günahım kadar sevmem, ama beni bilirsin, söylemeden edemem.
ve geçtiğimiz ayda hasan ali toptaş iletişim e transfer oldu. kitaplarının doğan dan çıkması bana çok komik geliyordu-bir diğer isim de can yücel-, yani bu iş güzel oldu bana kalırsa.
hasan ali toptaş ne yazık ki hakettiği değere sahip biri değil, ama bu cümle biraz sıradan kaçtı, yani şunu demek istiyorum, hakettiği değeri büyük çevrelerde görme şansı olmayan bir isim ve zaten kitapları yüz binler satmaması gereken bir isim.
toptaş ın uykuların doğusu kitabı aklıma marquez i getirtti, onun nesneleri canlandırması, sürekli dediğimiz sanatsal gerçekçiliği. dile hükmeden bir isim, kıskandıran bir hükümranlık kurduğu, aynı zamanda her sayfaya çökmüş olan melankoli ve insanın huzursuzluğunu her seferinde daha da arttıran kara mizah alagorileri ve yaşamak isteyen hüznü ve de tabii ki onu yazmaya iten yalnızlığı.
kitap arkalarına konulan birkaç cümleyle anlatılabilmek imkansız toptaş ı, yine de evdeki notlarımdan uykuların doğusu kitabından bir şeyler buldum sizin için. notlarımı okumakta zorlandım, o yüzden bazı yerleri tahminen yazıyorum, idare edin, değerinizi de bilin.

insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından korkuyorum. sonra kendini çocukların varlığında yenileyen hayatın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden ve kapı kilitlerinden korkuyorum. sonra canlı olmanın aczinden, bu aczin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardan, sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı kuyularla, bu kuyuların karanlığından korkuyorum. sonra hızımı alamadım ve insanların varlığını ekislterek onları tammış gibi gösteren şehrin abuk sabuk görüntülerinden korkuyorum. sonra hızlandıkça hızlandım ve patronların diliyle konuştuklarını fark etmeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçakgönüllükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum. sona aniden hatırladım ve bir insanın her şeyi bırakabileceğini ve sonra kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercinleri oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan korkuyorum.

12 Kasım 2008 Çarşamba

huzur

Sarıyer'deki küçük odamdayım şimdi,
Fonda Guillaume Dufay yağmuru izlemekteyim.
Elimde Huzursuzluğun Kitabı.
Bir bölümünde şu cümlelerle karşılaşıyorum;
'Yalnızlık umudumu kırıyor; yanımda birilerinin olması üzerimde ağırlık yapıyor.
Başkalarının varlığı düşüncelerimi dağıtıyor;
o mevcudiyeti, bütün analitik dikkatimi kullansam da tanımlamakta aciz kaldığım
apayrı bir dalgınlıkla tahayyül ediyorum...'
Ne kadar huzurlu bir gece...

ve..

ve nuri bilge ceylan sineması kazandığı yepyeni biçemiyle bizleri üzerken geriye değişmeyen bir tek şey kalıyordu: nuri bilge ceylan masumiyeti
kasabanın delisinin yerden kalkarken yüzüne yerleşen kırık gülümsemesinde de, yavuz bingöl un son planda yağan damlalarla gerçekleri tekrar tekrar hissederken hissettiğimiz masumiyet.
ve dostoyevski bir zamanlar hepimiz her şeyden suçluyuz derken biz cehov un çocukları o cümleyi tersten okuyorduk.
ve o yüzdendir ki biz nuri bilge ceylan ı çok seviyoruz.

11 Kasım 2008 Salı

selim

bilgisayarımdan gereksiz dosyaları silerken bu dosyaya rastladım. tam olarak ne zaman yazmıştım hatırlamıyorum ama iki seneden fazla üç seneden azdır tahminime göre. her neyse bunu okumuş olanlar vardı, ama okumayanlar da vardı, selimsiz günlerimizde bir nostalji yapalım dedim.
eyvallah.


Selim’le aramıza ikimizin de anlayamadığı nedensiz engeller girmişti. Aramızda bu konu hakkında en ufak bir konuşma bile geçmemişti aslında. Ama zaten hep böyle olmaz mı? Günlük hayatta birçok şeyin farkına ancak olunca varırız ve artık geri dönmek kolay değildir. Selim yine en kötü günümde benimleydi, ama anlatılması zor olan bir kopukluk vardı.
Selim’le birlikteyken yine çok iyiydik,ama ikimiz de birbirimizin yokluğunu aramıyorduk. Daha sonra Selim’i her zaman takıldığımız yerlerde göremez oldum. Dediğim gibi bunu pek umursamıyordum. Bir gün Selim’le ortak dostlarımızdan biri bana Selim’in gittiğini söyledi. Bir sabah-daha önce kimseye haber vermeden-gitmiş. Adam benim Selim’in gittiğini şimdi duymama çok şaşırmıştı, herhalde bana sen biliyorsundur nereye gittiğini falan diyecekti. Onun nereye gittiğini bilmiyordum,ama sürekli alıp başını gitmekten bahsettiği için şaşırmamıştım. Açıkçası onun adına sevinmiştim, en azından aramızdan birisi dediğini yapmıştı. Ama onu kıskanmıştım da; ben de hiçbir zaman ondaki cesaret olmamıştı.
Bir süre boyunca ara sıra aklıma geliyordu Selim, herif gerçekten gitmişti. Sonra diğer her şey gibi onu da unuttum. Hiçbir önemi olmaması gereken günlük mecburiyetler insana yakın dostlarını bile unutturuyordu. Sadece eski bir dostu görsem veya eski mekanlardan birinde takılsam aklıma geliyordu. Selim vardı,hatırlar mısın yav, derlerdi, ben de buruk bir gülümsemeyle kafamı sallardım.
Yıllar sonra, geçenlerde onu Tünel’de gördüm. Kurtarılmış günüm olan Pazar gününde ellerim ceplerimde aylak aylak yürüyerek Taksim’den Tünel’e inmiştim ki, onu gördüm. Tünel tramvay durağının sağ çaprazında her zamanki yerine tünemiş, tellere vuruyordu. Ben gayri ihtiyari olarak –başka türlüsü düşünülemezmiş gibi- yanına çöktüm. Hemen fark etti beni,gözleriyle selamladı beni eski dostum; ama o prensipleri olan bir müzisyendi, çalmaya devam etti. Pek değişmemişti, bizim Selim’di yine. Yine Patti Smith çalıyordu, yine saçlarını Cobain gibi kestirmişti-yalnız daha seyrekti ve aralara aklar düşmüştü- ve yine arada sırada değiş tokuş ederek giydiğimiz deri montu sırtındaydı.-artık paçavra haline gelmiş olsa da-Biraz yaşlanmıştı; ama o kadar da olur canım.
Ben şarkıyla beraber hafifçe dalmışken, gitarı kenara bıraktı, bana döndü:
“ Hiç değişmemişsin be Arda.”
Yüzünde bir gülümseme vardı; açık, temiz ve yalansız bir gülümsemeydi bu.Yaşlandığımızı bana hissettiren, çok özlediğimi fark ettiğim, samimi bir gülüştü. Omzuma vurup yine aynısın be Arda diye tekrarladı. Evet, yine patlak conversler giyiyordum,onunkine benzer bir deri de benim sırtımda vardı; aynıydık işte, en azında dışarıdan öyle görünüyorduk. Selim arada bir şeyler çalıyor, arada da muhabbet ediyorduk.Yıllardır birbirimizi görmemiş olmamıza rağmen ikimiz de bir şey sormuyorduk. Geçen gün otobüste yaşadığım komik olayı anlatmak yeterliydi sanki bizim için. Ben ona gittiği zaman hissettiklerimi anlatmak istiyordum; ama bu çok kasık bir muhabbetti, onu sıkmak istemiyordum. Belki o da bana ne oldu senin yazılar demek isterdi, ama dedim ya, buna pek hazır değildik.
Biz böyle havanın soğukluğuna aldırmadan yere oturmuş takılırken bir kız gelip Selim’in yanına çöktü. Selim’in Amerikalı kız arkadaşıymış, daha sadece on sekizmiş. Selim beni tanıtırken herhangi bir yakınlık belirtmedi; belliydi, o da konuşmak istemiyordu. Ben de üstüne gitmedim, nerede tanıştıklarını sormak Selim’i yoracak uzun bir hikayeyi başlatabilirdi. Üçümüzde böyle donuk bir ifadeyle yoldan geçenleri seyrederken Annie bizim çok sıkıcı olduğumuza kanaat getirip eline gitarı aldı. Tanıdık bir tınıydı çaldığı, Nirvana çalıyordu. Selim’le ben birbirimize dönüp acı acı gülümsedik. Selim dudağının kenarında bir bıçak yarası varmış gibi güldü. Sonra kendisinden hiç beklenmeyecek, benim kolayına unutmayacağım uzun bir konuşmaya başladı:
“Ya bir gün vardı, senle yine Tüyap’ın oralarda demleniyorduk. Aslında diğer günlerden bir farkı yoktu, ama o gün senin dediklerini hiç unutamadım Arda.-biraz düşündü,sanki benim hatırlamam için ayrıntı bulması gerekiyordu-İşte lise yeni bitmişti galiba-bana baktı, ama ben yola bakıyordum-Son paramızı şaraba yatırmıştık, cebimizde otobüs bileti alacak para bile yoktu… Keyfim yerindeydi, akşam ne bok yiyeceğimi düşünüyordum bile. Susmuş içiyorduk, sonra sen bana döndün konuşmaya başladın. Hatırladın mı Arda? Şey demiştin: Hani geyik vardır ya, bu günleri düşününce ilerde güler insanlar . Ama sen ve ben hiç gülmeyeceğiz demiştin, hatırladın mı abi? O gün ne dediğini tam olarak anlamamıştım, ama yine de aklımdan hiç çıkmadı… Sonra çok alakasız bir zamanda aklıma geldin ve bu sefer ne demek istediğini çok iyi anladım. Haklısın abi, biz o hep serserileriz.. O günler yine bu günler.
Selim hiçbir zaman kendisinden beklemeyeceğim bir şekilde konuşurken boğazımda bir şeyler düğümlendi. Selim’im hatırlar mısın dediği günü ben hiç unutmamıştım ki.
Evet, Selim doğru hatırlıyordu; liseyi bitirip üniversiteye başladığımız sonbahardı. Sabahları üniversiteye giderdim, genelde saat birde işim biterdi. Selim’in de bütün günü benimki gibi boş olurdu. Geniş bir çevrem olmasına rağmen o aralar Selim’le herkesle görüştüğümden çok görüşürdüm, kız arkadaşımdan bile. Tipik yerlerimizde şarap içer ve genelde susardık.
Öyle bir gündü, bizim sıradan günlerimizden biriydi. İnsana bu nasıl Ekim lan dedirttiren bir soğuk vardı, buna rağmen biz Odakule’nin arkasında demleniyorduk. Genelde insanlar içerken bir yandan da anlamsız geyikler döndürürler, bilirsiniz. Hep bu ortamlarda dünyanın yaşanmayacak bir yer olduğuna karar verilir. Bizim Selim’le böyle muhabbetlerimiz yoktu. Bu benden kaynaklanmıyordu; ben sürekli kendini anlatmaya çalışan kafası karışık bir çocuktum. Selim’se benim aksime pek konuşmazdı. Selim’in bir konu hakkında heyecanla yorum yaptığını göremezdiniz. Onun normal olduğunu düşünebileceğiniz tek anlar onun şarkı söylediği anlardı. Yine de bu beni rahatsız etmezdi. Kendim gibi görürdüm onu:yalansız, gösterişsiz, kendince. Böyle çok az adam vardı ve en önemlisi Selim sizi en kötü zamanınızda yalnız bırakmayacak bir dosttu.
O gün yine çubuk şarabı içiyorduk. Çubuk şarabı bizim asil dostlarımızdan biriydi. Belki de onu bizim gibi garip olduğundan bu kadar çok seviyorduk. Çubuk şarabının ağzında plastik bir tıpa vardır mantarın yerine. Çubuk şarabını alırken tadının nasıl olacağını asla tahmin edemezdiniz birçok köpek öldüren gibi. İşte bundan mıdır bilinmez, bizim çubuk şarabına özel bir sevgimiz vardı. Selim elinde şarapla bir şeyler mırıldanırken ben sanki bir anda kafam basmışmış gibi heyecanla sordum:
“Oğlum nasıl döneceğiz eve?”
Selim’in sırtı bana dönüktü, kafasını çevirmeden eliyle bir boş ver işareti yaptı.
“Abi akşam olunca donarız burada; yaza benzemez. En iyisi ben gidip birilerini bulayım.”
Selim cevap vermedi, açıkçası benim de kakmaya pek niyetim yoktu, şarap iyice sersemleştirmişti beni. Bir süre sonra, o günlerde düşündüğüm bütün her şey bir anda netleşmiş gibi konuşmaya başladım. Daha önce planlamamıştım bunu, o an kelimeler ağzımdan döküldü:
“Hani vardır ya amcalar, böyle gençlik fotoğraflarına bakıp ne günlerdi be derler… Ulan amma da serseriymişiz, hatırlar mısın bilmem neyi diye başlarlar, pis pis gülerler… İşte sen veya ben hiçbir zaman bu günleri düşününce gülüp geçmeyeceğiz. Bu günler zaten bizim sıradan günlerimiz…Evet,belki biz de bir işe girip çalışmak zorunda kalabiliriz; ama bu da bir şey değiştirmeyecek…Hiçbir zaman sekiz taksitle çamaşır makinesi almayacağız, hafta sonu aslında hiç sevmediğimiz komşumuzla değişiklik olsun diye piknik yapmaya ormana gitmeyeceğiz veya bütün gün işte akşam karımızın bize ne yedireceğini düşünmeyeceğiz. Biz hep böyle kalacağız,onlardan farklı olacağız…Bunu için bir çaba göstereceğimizden de olmayacak bu, böyleyiz işte, başka türlüsü yok.
Bu sözleri şimdi düşününce de acıtıyor beni. Kafası karışık, çok mutsuz bir çocuğun içten sözleriydi bunlar. Ben konuşurken Selim bana doğru döndü ve yüzü ciddileşmeye başladı. Bir şey demesini bekliyordum, o sadece kafasını sallamakla yetindi ve şaraba uzandı. İkimize de hüzün çökmüştü, sessizliğin sesi beni rahatsız etmeye başlamıştı. Uzun bir sessizlikti, ne diyeceğimi veya ne yapacağımı bilemiyordum, ama burada daha fazla oturmak benim için dayanılmazdı.
“Selim, kalk gidelim”
Yüzünü ekşiterek sordu:
“Nereye?”
“Deniz’e gidelim. Hem yürüyünce ısınırız…Donuyorum lan.”
Selim pek hoşnut olmasa da kafasını salladı ve bayağı zorlanarak da olsa ayağı kalktı. Az önce de dediğim gibi her şey Selim için birdi, onu ikna etmek çok kolaydı. Deniz’in evi Çapa’daydı. Önümüzde iki üç saatlik bir yol vardı, şarabımız bitmişti ve üşüyorduk.
Deniz Selim’in çok eski arkadaşıydı. Deniz sayesinde Selim’le tanışmıştım ve üçümüzün de arası bayağı iyiydi o sıralar. Deniz bizim aksimize çok zengin bir aileden geliyordu, ama bizdeki aylak bünyenin aynısı onda da mevcuttu, sadece cebi doluydu. Deniz dostlarına karşı son derece müşfik ve cömertti. Aynı şeyi kadınlara karşı davranışları için diyemem ama. Deniz’in içinde bitmek tükenmeyen bir öfke vardı ve bunu hep kadınlardan çıkarırdı. Biz birbirimizin kadınlarla olan ilişkilerimize karışmazdık; hepimiz hata üstüne hata yapıyorduk ve bunları duymak pek işimize gelmiyordu. Arkadaşlığımız çok önemliydi benim için; eğlemek bir yana, yanlarında boğulmadığım nadir insanlardı onlar.
Selim yol boyunca hiç konuşmadı, bayağı içmişti ve yürümekte zorluk çekiyordu.Selim yürürken benden destek alıyordu ve ben de zorlanıyordum. Eskiden olsa bir otobüse biner, abi son durakta ineceğiz derdik ama artık yemiyordu şoför amcalar. Senim sustukça ben ona söylediklerimi düşünüyordum. Bütün dediklerim doğruydu, bunlar basit gençlik karamsarlıkları değildi.
Eve vardığımızda gerçekten bitmiştik ve aslında ilk başta düşünmemiz gereken bir şey o an aklıma geldi:
“Ya evde değilse?”
Selim sırıttı, ben de sırıttım, içeri girdik. Merdivenleri çıkarken birbirimizden , duvardan, korkuluktan, yerden, yani aklınıza gelebilecek her şeyden destek alarak sürüne sürüne kapıya vardık. Zile basınca o aptal kuş sesini bir kez daha duymak zorunda kaldık. Kapı açılmadı, bir, iki, üç belki yirmi kere bastık. Kuş her öttüğünde midem bulanıyordu, ama basmaya devam ediyorduk, sanki daha fazla basınca Deniz içerde oluyormuş gibi geliyordu bize sanırım. Belki de öyleydi; en sonunda kapı açıldı. Deniz kapıyı açtığında üstünde sadece bir don vardı ve bayağı sinirli duruyordu.
“Nerden çıktınız lan siz?”
Selim merdivenlerde dalmıştı şimdiden, konuşma faslı bana düşmüştü.
“Usta, cebimizde beş kuruş yoktu, Tepebaşı’ndan buraya kadar yürüdük…Galiba ev dolu.
Deniz kafasını salladı,içeri gitti,elinde bir altı sıfırlı yirmilikle geri döndü.
“Arda al şunu, bir taksiye binin, gidin evinize.”
“Eyvallah abi.”
Görüşürüz, dedi ve kapıyı hızla kapadı. Bu sahneyi dışarıdan izleyen biri bizi dünyanın en iğrenç sülükleri olarak düşünebilirdi, belki de haklıydı da. Her neyse ben Deniz’in bize kızdığını düşünmüyordum, sadece yanlış bir zamandı. Deniz’in para umurunda değildi ve para bizim de umurumuzda olmadığı için sorun olmuyordu aramızda.
Para elimdeydi, eve gitme zamanı gelmişti. Selim’le beraber sarp bir yokuştan aşağı iner gibi sürüklenerek aşağı indik. Yaşadığımız sarsıntılarla ayıldığını düşündüğüm Selim sordu:
“Ee, niye girmedik eve?”
“Ev dolu- yirmilik verdi Deniz, eve gidin dedi… Taksiye mi binelim, ne yapalım?”
“Ya ne taksisi ,boş ver, devam edelim evin girişinde. Sabaha karşı alır bizi içeri nasıl olsa.”
Selim için hepsi birdi, galiba benim için de öyleydi. Evin iki sokak ötesindeki tekel bayisine gittik. Arif ağabeyle artık dost sayılırdık, Deniz’e hiç uğramayıp buraya gelsek bile o bize veresiye verirdi, çok kıyak adamdı. Paranın tamamını şaraba ve sigaraya yatırdık, akıllanmıyorduk bir türlü. İyi akşamlar deyip, dışarı çıktık.
Şarapları almanın biz getirdiği son bir güçle sokak kapısından içeri girdik,merdivenlere oturduk. Merdivenler buz gibiydi, götüm üşümeye başlamıştı bile. Selim büyük bir kayıtsızlıkla şarabı içiyordu, az sonra da büzüşecekti köşeye. Benim içimi bir hüzün kapladı, rezil bir haldeydik ve bu bizi rahatsız etmiyordu. Gece öyle bitti, yukarı çıkamadık. Lanet veletlerin sesiyle uyandık, donuyorduk.
Selim’i yıllar sonra gördüğüm o akşam da diğer akşamlar gibiydi. Selim, ben ve Annie izbe bir yere gidip demlendik. Her şey eskisi gibiydi sanki, sadece benim sabah gitmem gereken bir işim vardı. Selim’in yanında kendimi o umursamaz çocuk gibi hissettim yeniden. Bir gece de olsa ben yine bendim, mutluydum.

10 Kasım 2008 Pazartesi

nisan 2008


nisan 2008, asmalı mescit, karamuk çay evi önü, dio shoes reklam çekimi.

...


vakit gazetesi, 10 kasım 2008

7 Kasım 2008 Cuma

orhan pamuk

bugün kafama takılan bir konuda orhan amcanın kitaplara yazdığı önsözler oldu jeremy. farklı yayınevlerinin bastığı kitaplarda ona rastlıyabiliyoruz. iletişim in ada ya da arzu su, yky nin tristam shandy si, metis in wittgenstein ın yeğeni aklıma gelenler şimdi-başkaları da var ama-.
yani öyle bir durum ki, her açtığım kitapta önsözü çıkacak diye bekliyorum.
işin boktan yanı ise bu önszlerin çok sıradan olması. mesela bugün okuduğum wittgenstein ın yeğeninde bernhard dan bahsediyor, en azından öyle sanıyorsun başta. ama orhan pamuk kafasına esen isimlerle celine, beckett vs yazarı karşılaşıtarmaktan başka bir şey yapmıyor; hadi bunu da geçtim, bu kitapları okuyan sıradan okuyucunun yani bizlerin bile kolaylıkla yapabileceği çözümlemelerin ötesine geçemiyor.
yani zorla mı yazdırıyorlar anlamıyorum, nedir bu açgözlülük, bir de bu açıdan bakayım dedim.

...

ve hepimiz birer tyler durden olduğumuz için sabahları sahanlıkta gördüğüm zaman gazetesini ayağımla ezerek içimdeki anarşisti besliyor, kıvançla sokağa çıkıyorum.

kasım, beyoğlu

ve istiklal caddesinde üç adet beyaz conversli, nefti adidas eşofman giyiyen nesne görünce bu şehrin sahibinin kim olduğunu bir kez daha anlıyorum.

sevmediğim kelimeler

biri senin yanında eytişimsel kelimesini kullanırsa o masadan kaç, arkana bile bakmadan koş. eğer biri yanında eytişimsel özdekçilik derse o kişiyle bir daha görüşme, o kişiyle seni tanıştıranla da görüşme.

selim:abi bu yazında bir frankofon lisesinde okuyan kız şımarıklığı gördüm kusura bakma da.
lüzumsuz:evet, frankofon liseli kızlar. harbiye, dame de sion, polo pastanesi..
selim:bok sarısı timberland bot, barbır gocuk.
lüzumsuz: aa harbi ya, ne oldu o botlara hiç göremiyorum?
selim:(sessizlik)..ee abi ne yapıyorsun?
lüzumsuz:ne olsun, defterdar ı çıktım bugün, tıkandım, he heh yaşlandık. sen ne yapıyon, gözükmüyon.
selim: anlatırım bir ara, kaçayım şimdi.

cümle içersinde muştu kelimesini kullanmak istiyorum, ama insanlardan korktuğum için kullanamıyorum. çok güzel bir kelime. yeni bölümümüz de bu, bir güzel, bir sikko kelimeler.

ve..

ve istiklal caddesinde megavizyon restore olduktan sonra karşımıza restoran yanda da kitap ıvır zıvır vs türünden ürkütücü bir görüntüyle çıkarsa istiklalin dönüşümünün başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
beş sene sonra beyoğunda "bar birası" içilen mekanlar, boktan sinemalar, büyük markaların şubeleri, ve tabii ki onlarca, yüzlerce tıkınma yeri ve de bankalar dan başka hiçbir şey kalmayacak.

?


ne olacak bu kızın hali?

6 Kasım 2008 Perşembe

tüyap

evet, tüyap notlarımı paylaşayım jeremy.
öncelikle metrobüs. ilk defa kullandım, izlenimim müspet efendim. istanbul un her yerine yapsınlar bunlardan. metro falan yapmayacaklarına göre, üstten,ortadan metrobüsü geçirsinler diyorum. bir saat bile sürmedi varmam, bu kadar diyorum. iki sene önceki ziyaretimde ise e-5 den karşı karşıya geçiyorduk,ayaklarım titriyordu jeremy, şimdi sevindirik oldum.
ikinci husus füruzan. füruzan bu senenin onur konuğu. peki ne yapıldı? füruzan ı getir, bir iki panel, tamamdır. füruzan ismini kim seçiyorsa artık, bilmiyorum, bunu bir gün öncesinden mi seçiyorlar. kalıcı bir şeyler yapılmalı. her sene aynı sorun var. mesela şimdi gelecek senenin onur konuğunu belirleseler ve önümüzdeki bir senede o isimle ilgili kitaplar basılsa ve geleceğe bir şeyler bırakılsa daha iyi olmaz mı? çok zor bir şeyden bahsetmiyoruz jeremy. aynı şeye ana temayla da ilgili. 68 mevzusu herkesin teması bu sene zaten. peki ne var başka?
bir stand da banu güven in-ntv spikeri- cadı şapkasıyla çekilmiş bir resmini gördüm. peki banu güven mevzusu ne jeremy? yurdumuzun bir üst kademe abazanlarının gece haberlerini izleyip sonra ellerini severlerken yaratıcılık sorunları yaşamamalarını sağlayan biri mi? hayır, anlamıyorum. kim bu hatun? geçen sene rolling stones elemanlarının yanında yaptığı hareketleri gördükten sonra kendisi hakkında bir cümle kuramıyorum bile. popstar mı abi bu, altı üstü bir haber spikeri. yüzü güzel olan bir kadın. bu kadar.
bordo siyah standında stendhal ın kırmızı ve siyahının kırpılmış bir baskısını gördüm. adama bunun tam bir çeviri olup olmadığını sordum. tabii ki dedi. sırıttım. standın öbür tarafında hıyar da suç ve ceza yı okuyup okumadığımı sordu. ilk defa sizden duyuyorum dedim. ona da sırıttım.
ithaki nin poe çılgınlığına ben de katıldım. kitap 1000 sayfa, standart boyuttaki bir kitapta 2000 sayfaya denk gelir bu, ölene kadar poe nun bütün öykülerini okumayıı umuyorum. eğer ölmeden bitirirsem şiirlerini de alabilirim. bütün öyküleri deyince kulakta hoş bir tını bırakıyor değil mi? hadi alalım, hadi hemen.
metrobüste türbanlı bir kız-pembe-, "duruşuna" ters düşerek alanen beni kesiyordu. çok "irrite" bir durumdu. neden böyle oldu anlayamıyorum. çok mu efendi bir adam oldum artık. ama aslında hep kızların manyaksın emrecan dedikleri türden bir adam olmayı istemişimdir. her neyse kızın yanına gittim, biz ayrı dünyaların insanıyız dedim. üzüldü.
neyse metrobüste asıl düşündüğüm bu değildi. fuardan canhıraş bir ifadeyle çıkmaya sebat ederken-gerizekalı çocuklarrr, bizi asla fuara götürmedikleri için okuluma teşekkür ediyorum- eski kız arkadaşımı gördüm. kendisi kadıköy anadolu mezunudur. yolda giderken kaç tane kadıkoy anadolu mezunu insan tanıdığımı düşündüm. sırf bizim bölümde bile 4,5 tane var, benim bildiğim bir 20 kişi var temiz. hem herkesin okuduğu liseyi bilemezsin. her neyse galiba istanbul da üniversite okuyan üç kişiden biri kadıkoy anadolu mezunu. bu nasıl iştir çözemedim. ve bu kadıköylü tanıdıklarımın hiçbiriyle yakın arkadaş olmadığımı da çözümledim. hepsi genel kültürü yerinde çocuklar ama nedense hiçbiriyle bir alakam olmadı. tesadüf deyip geçiyorum.
avcılar da metrobüsten indiğimde tenis kortu gördüm. lan burada kim tenis oynuyor ki dediğim anda istanbul university aklıma geldi. burası aklıma sabancıya yaptığımı geziyi getirtti. bu yerlere kimse istanbul diyemez, benim için durum böyledir. beylikdüzüne ilerledikçe görüntü daha da itici bir hal aldı.
ve son olarak fuarın önündeki mcdonalds. 24 saat açık diyor. gece oraya gelip bir şey yiyen bir canlı var mı gerçekten merak ettim.

Gandhi

İki yaz öncesiydi yanlış hatırlamıyorsam bu filmi seyrettiğimde (cnbc-e). Bağımsız Hindistan'ın kuruluş hikayesiydi, sonrasında din konusundaki ayrılıklar ve de cinnah ın Pakistan'ı kurması. Gandhi bu ayrılık için uğraşmamıştı o kadar. Kullandığı tek silah, inancıydı. Bunu filmde bir çok sahnede görebiliyordum. Tuz fabrikasıydı galiba , ulusallaştırmak için ingilizlerin elinden almak gerekiyordu. Savaşarak değil inancıyla almıştı halk bunu. Kapısında dört asker durmakta, önünde de bir insan konvoyu. Dörderli sıralar halinde. Kendisi de ilk dördün içinde. Kapıya kadar gidiyorlar, içeri girmeyi deniyorlar, askerler dördünü yere yıkınca bir başka dörtlü geliyordu. Yere yığılanları orada bulunanlar geriye çekiyor yaralarını sarıyor ve tekrar gidiyorlar. Hiç karşılık vermeden. İlk zamanlar bir suçluydu, hapse attılar. İngilizler onu büyük bir tehdit olarak gördüler. O halkını ateşledi, birliği sağlamaya çalıştı. Başardılar, sonrasında din yüzünden ayrılık gündeme geldi ve iki devlet oldular . Ne zaman bir sorun ortaya çıksa , ölüm orucuna başladı gandhi. Tek istediği , birlik olan barışın hükmettiği hindistanı sağlamaktı. En sonunda da onu da öldürdüler. Ne bir koruması ne de bir silahı vardı. Çok sevmiştim onun sadece düşüncesi ile savaşmasını.
Bir zamanların teröristi , parçalayıcı gücü, sonrasında halkın kahramanı. Hep böyledir zaten , kaybetse farklı olurdu. Ernesto Guevera da öyleydi , Fidel Castro ile başardılar sonra. Önemli olan inanmak. Karışık işler bunlar ama oturup düşünmek gerek üzerine. Farklı olan her şeye ön yargılı yaklaşmamak gerek. Ve bu insanlara saygı duymak lazım, bencil davranıp sadece kendi hayatlarını yaşamadılar. Gandhi bir avukat ,Guevera da bir doktor olarak kalabilirdi.

tarihte bugün şeysi (vikipedi)

1494 - Kanuni Sultan Süleyman'ın doğumu
1913 - Gandhi tutuklandı (bunu görmem yazıyı yazmaya karar verdikten sonra oldu)
1917 - bolşevik ekim devrimi
2002 - fenerbahçe 6 - 0 galatasaray
2007 - liverpool 8 - 0 beşiktaş

5 Kasım 2008 Çarşamba

K an

Dün gece canım kaan ince'den bir şeyler okumak istedi. Elimde kitabı olmadığından internetteki sitesinden okuyacaktım. Ama orada da mahkeme engeli vardı. Sonra bir kaç şiirini buldum onlarla idare ettim. Daha önce aylakzamanlar da yazmıştı lüzumsuz adam. Çok karamsar bir hava var şiirlerinde . Ancak bu onun yakaladığı ahengi , sözcükleri kullanmadaki ustalığını görmemizi tabi ki de engellemiyor. Kaan İnce intihar ettiğinde henüz 22 yaşındaydı. Ölümünden bir kaç ay önce bir şiir yarışmasında kayda değer bir ilgi görmüş ve de bir şiiri dergide yayınlanmıştı.
Bunları okurken biraz düşündüm onu. Şiir yarışmasına katıldığına göre azıcık da olsa bir umut vardı içinde. Ama bir kere intiharı düşününce , onu akıldan çıkarmak zor oluyor. Onda da öyle olmuştu kuşkusuz , bir kaç ay içinde canını sıkan bir şeyler olmuştu , o da daha fazla kendini tutamamış ve o cesareti bulmuştu kendinde. Hayat boktan jeremy, sen onu öyle görmeye devam edersen burada fazla işin olmaz. Sait Faik hikayelerindeki gibi düşünmek gerek. Bir yerlerde güzel insanlar var aramızda, herkes kendini bu anlamsız yolda ,anlamsız şeylerle mutlu etmeye çalışıyor olamaz. Güzel duygular ölmesin yüreğinde, "beyaz şakayı görünce hınzırca gülümse", ondan sonra o'nu aramaya devam et c. gibi ne bileyim. İyice nasihata döndü bu , koptum gittim yine anlatacağım şeyden uzatmıyorum nokta

K an

yüzün yakamozlanır akşam saatlerinde
kime çıkmaz piyangosu hüznün
belki de sombalığa en son
ve demir kırı bir taya
ertesi yasaktı, es vardı
bir tek uzun gecelerde

çıkrığında intihar edeceğim kuyu
zaman kuyusu, soluksuz ve ıssız
inip çıkar ölüm, durana dek yüzümdeki
sevişen kederlerle gülün gümü
adımdan çıkardım bir a
gözlerimde gezer geriye kalan

4 Kasım 2008 Salı

Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim

Sevgili gar sakini yollamıştı bana. Bazı şarkılar bazı anlarda daha çok anlam kazanıyor. Umarım elinde daha fazlası vardır ve gelince benimle paylaşırsın bunları gar sakini. Çok fazla bir şey yazmıyor sizleri şarkıyla baş başa bırakıyorum. Bir yirmi sene önce şu andaki yaşımda olsaydım ne olurdu sanki ..

Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim?
Herşeyimi uğruna ben boş yere mi verdim?
Yalan sözlerle aldatıp, "seninim" derdin
Herşeyimi uğruna ben boş yere mi verdim?

Sır

Sıcacık bakışlarını
Ve de içimi ısıtan gülümsemeni kaybetmiştim
Bir zamanlar hızına yetişemediğim günler
Geçmek bilmeyen saniyelere döndüğünde

Zaman durmuş gibi..

En zayıf anımda;
Gece kendimle baş başa kaldığımda
Adını haykırmakta içimdeki susturamadığım ses bana

İçime akıttığım göz yaşlarım
Ve de parçalayıp yok ettiğim hayallerimle besliyorum onu
Kimsenin haberi yok

Bunaldım...
Gün be gün büyümekte içimdeki
Artık yeni yalnızlıklara gebeyim

3 Kasım 2008 Pazartesi

saçmalama zamanı

Ben ki bir klein şisesi olmak isterdim...
Kaderimde küreyle eş yapılı olmak varmış...
Her insan birer açık küme,
Öyle ki kesişimleri boş kümeden farklı,
Ama ben, ben bir yalıtılmış tekillik...
Tanımlanmamış esrik bir uzay....

edepsiz komedya


şarkı güzel, hem de çok güzel, alaturka yorum sempatik, klip fikir güzel, peki sonuç?
üzülerek söylemeliyim ki çok eğreti durmuş o gömlekler üstlerinde.
peki bu cümlelerimden bütün suçun yönetmende olduğunu mu çıkarmalıyız?
hayır, bu sefer canım bir şeyler yazmak istiyor, okuyucu yazılarımızı anlamalı, en azından denemeliyiz.
aslında yazı az önce bitseydi, daha tatlı olurdu sanki jeremy.
bitirsem mi?
her neyse devam ediyorum.
ve işte sene iki bin, teoman paramparça, biz sert rockerler, teoman piyasa, popçu teoman, isminde meymenet yok, korn süper-kafamı sikeyim-. ve sonra teoman gönülçelen, bisiklet üzerinde, teoman bakışı vol 1, birader ne yapıyorsun, tiksiniyorum lan senden, ardından senden önce senden sonra, teoman ağzını yamultma, teoman yakın plan, teoman güneş gözlüğü, teoman deri koltuk, teoman öl sen birader ya.
iki bin iki yazı. bir animasyon klip. bu teoman ın sesi değil mi lan. ne kadar güzel şarkıymış
ve bir flaşbek aslında o senden önce senden sonra da iyi şarkıydı be jeremy.
yani bu kadar anlatabildim.
sakin in solistine naçizane tavsiyem en azından ellerini fazla oynatmasın.
bu yazı burada biter, sakin de mp3 den dinlenilmeye devam edilir.

1 ytl

sahafta rastladığım küçük iskender kitabının bir ytl ye satılması nedeniyle sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.
adama niye bu fiyata satıyorsun diye soracaktım.
ama ne yaptığımı tahmin ediyorsun heralde.
kaçarak uzuklaştım.
elimden alacak diye çok korktum jeremy.

tüm zamanların


evet efendim bir türk olarak kesinliğinden şüphe duymadığımız cümleler kurmak ve sonra o cümleleri unutup tekrar tekrar saçmalama hakkına sahip olduğumuza göre tüm zamanların adlı yeni bölümümüze başlamakta bir sakınca görmüyorum-bu bölümü yaklaşık iki dakika önce kurdum.
ay ışığında saklıdır isimli türk filminin kişisel gelişim sürecimde özel bir yeri vardır. bu filmi ilkokula giderken ilk olarak izlemiştim ve bu film taşak geçtiğim ilk film olarak kayıtlara geçti.
film hakkında sadece bunu söylüyorum ve genellemelere geçiyorum.
tüm zamanların en ilginç türk televizyon filmi
tüm zamanların en kötü peruğu-toprak sergen
tüm zamanların en poz telesekreter mesajı:şu an ayışığında güneşleniyorum.

2 Kasım 2008 Pazar

3 kasım-10 kasım 2008

haftanın kitabı:peter handke-kalecinin penaltı anındaki endişesi
haftanın filmi:louis malle-ascenseur pour l'echafaud
haftanın şarkısı:the wombats-let's dance to joy division
afiyet olsun.

ve..


Il deserto rosso filminin sonlarına doğru çıkan karadenizli balıkçının türkçe konuşuyor olmasını ve landscape in the mist filminin müziğini daha önceden gerçek kesitinden öğrenmiş olmamızı kaderin bize cilvesi olarak görmeliyiz.
lütfen bu filmleri bu ayrıntılarla hatırlamayın.

tatlı gece



peki sence la notte ile la dolce vita filmleri arasındaki benzerlik ikisinin de aynı senede çekilmiş olmaları ve ikisininde başrolünde mastroianni nin oynamasıyla mı sınırlı?

1 Kasım 2008 Cumartesi

Call Me A Dog

Bazen dinlediğim şarkılar o kadar içime işler ki onları çaldığımı hayaller eder kendime klipler çekerim. Paralel bir evrende kendim olurum aslında ; olmayacak, olmayan şeyler anında yaşamaya başlamışımdır aslında klip bitene kadar. Ego tatmini bu aslında, örselenen yalnız kalan ruhumu az da olsa rahatlatmak için edindiğim bir uğraş. Ego diyince çok farklı şeyler çağrıştırıyor , ama ben freud un tanımındakini dile getiriyorum. Her yaptığımız şey , biz de bir şekilde eksik kalan gerçekleşmemiş olana ulaşma çabasından başka bir değil.

Fantezilerimizin,hayallerimizin çıkış noktaları doyurulamamış arzularımızdır, ve freud yetişkinlerin fantezilerinden utandıklarını belirtmiştir. Erişkin kişi , fantezilerini sahip olduğu en mahrem şey olarak görmekte, artık kendisinden oynamasının ya da fantezi kurmasının beklenmediğini bilmekte, çocuksu ve hoş görülmez olan fantezilerinden utanmaktadır. Ve de bu utanç ego ile ego ideali arasındaki uyumsuzluğa bağlıdır.

Bu sabah cornell i dinlerken gözlerimi kapadım , ne zaman, nerede ve neden olduğunu çok iyi bildiğim bir klip çektim kendime. Nasıl ki küçükken sıkıldığımızda oyunlar oynardık, öyle işte. Ben hala oynuyorum. Sen de oyunlar oynar mısın jeremy?

Çatal

Ne zaman aldığımı hatırlamadığım bir paket sigara buldum
Ezilmiş, açık bir paket
Bir de şarabım kalmış olmalı bir kaç gün öncesinden

İkisinin tadı da istediğim gibi değil
Birlikte belki ama, birlikte içmek mümkün değil
Ya sırayla, ya da sadece birisi...

31 Ekim 2008 Cuma

istiklal notları


ve nuri bilge ceylan uzak filmini çekmek için o unutulmaz 02 ocak kar yağışını beklerken 07 temmuzunda kendi yağmurunu kendi yaratıyordu.
minimalizm den cassavetes vari mükemmelletçiliğe giden bu yolu ben sevmedim.
senin de tahmin ettiğin gibi jeremy..

iki bin sekiz ekim


beckett i joyce a
turgut uyar ı hilmi yavuz a
oğuz atay ı yaşar kemal a
pessoa yı proust a tercih etmemin altında hep aynı neden var gibi geliyor bana.
bunu düşünüyordum sirkeci garında oturmuş, pessoa okuyup lou reed berlin dinlerken.
her zaman dile getirilmemiş bir şey var.
söylenilmesi istenen ama denilememiş, devam eden bitmeyecek bir amatör, kendini ezen, rahat edemeyen bir ruh.
işte bu isimler bu yüzden benim için öne çıkıyorlar dilin ustalarının yanlarında.
yine de bunu tam olarak anlatamıyorum. belki ilerde..
biraz da lou reed den bahsedeyim. berlin i yıllar önce çıkardığın üstat eleştiriler üzerine hayal kırıklığına uğramış ve albüm turnesine çıkmamış. sonra 07 yılında bu albüm için bir turneye çıkmış ve schnabel da bu konseri kurgulamış.
ve geçtiğimiz film festivalinde beyoğlu sinemasında bu filmi izledik, daha doğrusu bana sadece ben izledim gibi geldi. birkaç şarkı sonra çıkmaya başladılar, kalanlar üflüyordu, lou reed sadece trainspotting de perfect day i söyleyen adamdı. geçen yıllar burada pek bir değişiklik yaratmamıştı. gözlerimi kapadım, böyle dinlemeye devam ettim. ve sonra kadife sesini duydum antony nin, babalarının getirdiği sürpriz hediyeye sevinen çocuklar gibiydim, tüylerim ürperdi, orada olmak istediğim nadir anlardandı.
lou reed in umursamaz açıklığı onu farklı kılmıştı, galiba yıllar sonra beni ona çeken de bu oldu.

blog üzerine...

evet, bu blog üzerine yazdığım yazıların sonu gelmiyor jeremy.
birkaç cümlem var, yormayacağım seni.
her neyse tam bu cümleyi yazarken aklıma geldi bir aralar televizyonda ingilizce programları başlamıştı ve nasıl bir raslantıysa bunlar benim hazırlığa başladığım sene başlamıştı.
ve ı can u can what can u do diyen bir şarkı vardı.
mükemmel bir eser olduğunu düşünüyorum.
neyse konuya döneyim. dün bir bloga rastladım. blog da sağ tarafta saçımı hangi renge boyamalıyım diye bir anket vardı ve ankete katılım bizim bloga kıyasla gayet tatminkardı. bizim yaptığımız türden bir şey olduğunu sandım bu anketin, ama sayfaya biraz bakınca hanfendinin-kendisi 27 yaşındaymış ve meslek eğitim yazıyor- daha önce denemiş olduğu renklerle çekilmiş fotolarla sayfasını doldurduğunu gördüm ve gerçekten bunu soruyordu okuyucusuna. bir ironi, cinas, istiare aradım durdum ama yoktu jeremy. gerçekten saçını hangi renge boyuyacağını soruyordu.-blogun ismini buraya yazmamı bekleme, merak ediyorsan bana bir mail at jeremy, ayrıca bu yaptığım dedikodu sayılır şimdi onu düşünüyorum.
ve farkettim ki bu blog bizim blogdan daha fazla okunuyor. bu blog gibi birçok blog bizim blogdan çok daha fazla okunuyor. ama az da olsa yazıştığımız bir beyin gayet üstünde kafa yorulmuş yazılarını kimse okumuyor. onun da ismin vermeyeceğim, yazılarını okuyorum, ama ben de yorum yapmıyorum.
sevgili burak ve gar sakini ne yazacakları konusunda tereddüt ediyorlar. ben de diyorum ki ne yazarsanız yazın, kendinizi rahat bırakın. aynı şeyi bizi okuyan blog sahiplerine de diyorum, kasmaya gerek yok, ciddiye alıncak bir şey yok. dikkat ettiğim tek şey tarihe notlar almak. yazdığım bir çok yazıyı aslında kendime yazıyorum, ama aynı zamanda paylaşmış da oluyorum.
durum böyle.
ı can
u can
what can u do?

aşk tutulması


tüm zamanların en kötü afişi.
abi o top ne ya.
tebrik ediyorum.